Denizsiz Derya: Ankara


Ve sonunda s/öz yaşlarını tutamaz Katre ve en mahrem ülkesine gider yüreğinin..
Ankara'ya..
Sevmesini, görmesini bilenlerin başkentine..
Kendi küçük dünyasının Amerika'sina..
Bir güvercinin kolunda uçar kahve kokulu acılar, en çok sevdiklerine konar.
Kahve..
Acının kokusuna neden kahveyi yakıştırdığımı merak ettiniz değil mi?
Bilmem..
Ballı şerbeti, kırmızı meyve çayını, en önemlisi salebi yakıştıramadım böyle acı bir şeye..
Kötü mü yaptım? Sanmıyorum..
*
Sözü dolandırdığımı, "çıkar ağzındaki baklayı"nın muhattabı olmaya başladığımı biliyorum. Ama kabullenmek istemiyorum aslına bakarsanız. Çünkü benim burada tam 1 yıl 9 ay 13 gündür ayrı kaldığım, kokusunun, mevsiminin burnumda tuttuğu, hislerimden deniz yapıp boğaz kurduğum o şehirde yaşayıp onu küçümseyenler var. Üniversite eğitimi için gelen öğrencilerin, orada doğmak ve oraya aşık olmak kavramlarıyla ilgili çoğunlukla elle tutulur bir yakınlığı yok.. Deseniz ki "Ya kardeşim, Ankara'da benim İstanbul'um", delirmişcesine gülerler. Çünkü İstanbul, her şeyini haykırır. Tarihini, aşkını, inancını, kutsallarını..
Görmemeniz imkansızdır. Kör olsanız bile kokusundan bilirsiniz. Öyle de hoş, öyle de efsunludur İstanbul...

Fakat Ankara..
Onu anlamak için, görmek için bir çift gözden fazlasına ihtiyacınız vardır.
Mütevazı şehir, yüzbinlerce gözüyle bakarken size, hissedebilmek gerekir.
Kim bilir belki onunda bir yarası vardır, o sessizliğinde , ağırbaşlılığında neler saklanır?
. . .
Bir seher vaktiydi senden koptuğumda.. Hani ben sende doğmuş, sende genç kız olup gurbete uçmuştum ya..
Hiç unutur muyum, sabah ezanına dakikalar kala..
Müezzin o yeşil ışıklarını açarken caminin..
Göğsümü delip geçen, yüzümü sitemli soğuğuyla mosmor eden bir Şubattı.
Sende ruhumu, sende kalbimi bırakmıştım. Doğum günlerimi, gözyaşlarımı, okula giden adımlarımı, çocukluğumu, bardakta mısırı emanet etmiştim.
Hatırlıyor musun?
Özlüyor musun sende sana "İstanbul'um" diyen bu katreyi, katreni?
Hani senden gittikten sonra başlamıştı her şey. Baştan sona ömrüm,sende ilk satırlarını yazmıştı. Yağmurlu bir mayısta, beni sana hediye etmişti hayat...
O andan beri, soyadım olsun gökkubben..
Ve özüm olsun sana dokunan her mevsim.
İnşallah.

Bir gün sana kavuşmak nasip olacak mı acaba? O çok iyi tanıdığım sokaklarını, her dakikasını kokladığım ve seninle daha bir hoş doğan güneşi görebilecek miyim bir kez daha?
İnan, bir vefalı sevgili gibisin.
Sevdiğimsin...
Avcuna doğduğum bulutlarsın.
Denizsiz deryamsın.
-
Kendimi dağıttımı düşünebilirsiniz, haklısınız. Çünkü bu deryada beni dağıttı, yıktı. İnsan yüreğinin bir parçası olmadan yaşayamaz ya hani, benim yürek parçama tam dört milyon insan sığdı, Ankara sığdırdı. Seviyorum işte, nedeni bambaşka...

Eğer bir gün Ankara'ya giderseniz; Kuğulu Park'ta, Anıtkabir'de takılı kalmayın. Kalabalık sokaklarına, çarşılarına, en sıradan parklarına, kaldırımlarına, parça parça ayrılmış gollerine bakın, dinleyin. Ne kadar sessiz hemde sesli, ne kadar mütevazı bir o kadarda hoş olduğunu anlayabilirsiniz umarım. Dediğim gibi onu görmek için, belki de ona birini de emanet etmeniz gerek...
Bir özeliniz, bir anınız olması gerek...
Yürek gerek...
Eğer birgün oraya giderseniz, benden de selam götürün.
Tüm kalbi bir şehirde kalanlar gibi, bana da Ankara'dan selam getirin.

İçimi döktüm, içimin şehrinden bahsettim. Biliyorum; ondan daha çok tarih kokan, daha güzel olan, daha çok ilgi çeken nice şehirler var güzel ülkemizde. Ama benim için Ankara'dan daha anlamlısı yok... En azından Türkiye'de yok.
Galiba birini, bir şehri sevebilmeniz için, güzelliğinin yanında bir de yaşanmışlıklar olması gerekiyor. Bir ses seda, bir iz bırakması gerekiyor.

Şimdi, benim gibi izlerle dolu birinin şiirini okuyun. Benden çok uzak, çok farklı anılar, çok farklı bir bakış... Bedirhan Gökçe'nin şiirine buyurun...

Hey gidi Ankara hey
Beni de benzettin ya kendine
Astın suratımı, resmileştirdin beni
Hey gidi Ankara hey
Beni de benzettin ya kendine
Yüzümde bürokrat gülümsemesi
İçimde politik çıkmazlar
Kaçıncı aşktı tattığım akşamlarında
Kızılay’da yürüyemeden el ele ayrıldığım
Bir gecelik duygu esnemesinde
Yalnızlığımla kendimi evime attığım
Tutamadığım mevsimlerini doya doya
Kaybettiğim kendimi herhangi bir sokağın
Herhangi bir ayrımında...
Geçerken ömrüm giriş katlarında, üşüdüm titredim.
Otuz yaşıma girerken bir yaz akşamında,
Bekar evlerinin soluk aydınlığında kötü alışkanlıklar edindim.
Hiçbir kıza yalan söylemedim Ankara.
Ama bir ebruli aksamda, ezan seslerine karıştı çığlığım.
Oyalıyormuşum kendimi geçici heveslerde.
Kar çiçekleri açıverdi yüreğimde,
Sen ask de buna, ben çıkmaz sokak Ankara.
Delik olan cebime koyacaktım tüm hüzünlerimi
Yine şiirler çalıp sairlerin soluk nefesli kitaplarından,
Şarkılar düzecektim ona ve Ankara,
Çelik renkli gecelerine dağıttığım yıldızlardan,
Taç yapacaktım sari saçlarına.
Gözlerindeki yeşilden sürecektim antik yalnızlığına.
İkimizin de paylaşacağı birisi olacaktı hayatımda.
Anlarsın ya sen Ankara, ben ve o.
Üç kişilik bir dünya kuracaktık,
Gözyaşlarının kahkahaya karıştığı su dünyada…
Duygu sevinecekti,
Telefon edip Zeynep'e evleniyormuş diyecekti.
Frekansını yakalamışken tam da mutluluğunun,
Çankaya'dan bir rüzgar esti.
Kıskandın ya bizi helal olsun sana
Su ölümlü dünyada kendin gibi bir dünya görmeden,
Boğacaksın öylemi, kalabalık kaldırımlarında beni.
Hüzne doyacağım öylemi, senin gibi gecekondularında.
Benim gibi bir bozkır çocuğu,
Meram akşamlarında çiçeklerin nasıl olgunlaştığını bilirim ben.
Çözmüşken şifresini tam da hayatin
Korkma Ankara korkma
Yazılmamış bir şiirin okundukça çoğalan ilk kelimesinde,
Akıp giderken kaderimiz iki ayrı yöne,
Mutlaka buluşacak vuslat denizinde.
Ankara korkma okuduğu duaları anamın ikimizi de kurtaracak.
Hiç ummadığın bir günde, söyle güneş burcundayken sevinçlerin
Sen bana alışacaksın ben de sana Ankara…

1 Yorum:

  1. Bu yazını bir Ankaralı arkadaşıma okuttum. O da çok beğendi Katre.. Kalemine sağlık...

    YanıtlaSil

yorum yaparak içeriğe katkıda bulunabilirsiniz.