Nar Ağacı - Nazan Bekiroğlu


“sen öyle çağırmasan ben böyle gelmezdim”

Son dönemlerin en çok okunan romanlarından,  Nar Ağacı ile ilk kez sizlerleyim. Umarım güzel bir başlangıç yapmış olurum. Değerli yazar Nazan Bekiroğlu ile ilk kez bu eseriyle tanışmış oldum. Naçizane, kendisi ile de birebir geçtiğimiz aylarda İstanbul’da düzenlenen TÜYAP kitap fuarı ile tanışma fırsatı yakaladım. Gülen yüzü, samimi, içten tavırlarıyla benim gibi yüzlerce seveninin de beğenisini kazanmış görünüyordu.
*
Nazan Bekiroğlu’nun uzun uğraşlar sonucu kaleme aldığı eseri, yazarın eşsiz üslubuyla okuru derinden etkilemeyi başarmıştır. Okurunun haklı sevgisini kazanan yazar bundan önceki verdiği eserleriyle de adından söz ettirmeyi başarmış, edebiyat dünyasındaki yerini almıştır. 
Bu yazımızda elimden geldiğince Nar Ağacı'nı ana hatlarıyla incelemek istedim.

Trabzon’dan Taht-ı Süleyman’a uzanan etkileyici bir aşk öyküsü.

Romana ilk adım;

Bir fotoğraf karesi düşünün ki bizi alıp götürüyor, bir bakmışız Trabzon sokaklarındayız. O harabe, zor dönemlerden geçen Trabzon’a. Her şey yerli yerinde ama siz yabancısınız oralara, elinizde hiç bilmediğiniz bir adres sadece. Ve adreste de sevdikleriniz, görmek istedikleriniz, hayalleriniz…
Az biraz sonra, o tatlı hanım hanımcık güler yüzüyle Zehra gülümsüyor bize; eli sürekli işte, çalışkan Büyükhanım da orada işte. Hacı bey namazdan geliyor olsa gerek tıklayan bacağıyla, az sonra İsmail de avluda beliriyor koşar adım. Nar Ağacı’nın o buram buram kokusu, yeşillikler içinde, meyve ağaçlarıyla süslü tatlı bir konak önümüzde.
İsmail ile Zehra iyi anlaşıyorlar; hep beraberler, biri olmasa diğeri olmayacak gibi. Zehra çok güzel resim yapıyor, hocasına vurgun; hocası da yakışıklı iyi birisi vesselam. Evlilik yaşı gelmiş Zehra’nın, Büyükhanım korkuyor haklı da.
Trabzon son dönemlerden geçiyor, savaş kapıda. Sürekli bir gidiş var gençlerden vatan için, vatanı savunmak için. İsmail’in arkadaşları gönüllü bu göreve tabi ki İsmail de. Konakta bir hüzün ayrılığın acı yüzü, baş gelemiyorlar İsmail de gidecek çare yok.
Gülcemal heybetiyle kıyıya yanaşmış, tıklım tıklım bir mahşer meydanı sanki. Gözlerde tarifi imkansız acı bir hüzün, herkes ağlamaklı kıyıda. Zehra’nın acısı bir değil iki, Celil Hikmet de gidenlerin arasında. Büyükhanım, Hacıbey son kez sarıldılar İsmail’e ve veda zamanı…
Gürültü yerini derin bir sessizliğe bıraktı; herkes Gülcemal’e bakarken yanık bir ses yükseldi. Yaşlı bir adamın sesiydi bu. Bütün çilesini geride kalan tek şeyine, sesine yükleyen türkücünün gemiden medet uman dörtlüklerine yeni dörtlükler eklenirken aynı derdi çok kişinin çektiğini bilmek bile kimseyi teselli etmedi. Ve ki bu yanık türkünün sahibi,”Gülcemal”in, Sultan Reşad’ın annesinin ismi olduğunu bilmeden Sultan Reşead’a sitem etti:

Ey Gülcemal Gülcemal
Savrulayi dumanın
Aldın gittin yârimi
Yoktur senin imanın

Büyük hanım gözyaşlarını sildi ve dualarını arka arkaya sıraladı.
Zehra ise ayrılığı bir gün öncesinden kabullenmişti, İsmail’in odasına girerek, bir defter uzattı İsmail’e.
“Al” dedi, bu defter senin. Burada eşhedü cümlesinin yarısı var, diğer yarısı da bende. Döndüğün zaman sende kalan yarısını bende kalan yarısıyla birleştireceğim. Kaybetme sakın.
“Kaybetmem” dedi İsmail.

“Yaşama dönmesi için ölümün kıyısına gelmesi gerekirdi.”
İsmail geri dönmemek üzere yollara düşmüştür, bir tek arzusu vardır o da düşmana geçit vermemektir. Üzgün, biçare Zehra ile Trabzon sokaklarında dolaşırken bir anda dolmuşa atlıyoruz.

Dolmuşun şoförü, radyonun düğmesine dokunuyor durduk yerde. Bir şarkı işitiyoruz, söyleyen Nilüfer.
Sevgi bizim için yok artık
Yok artık bir daha sevmek
Hani giderken bana demiştin ya sen
Yolcu yolunda gerek

Trabzon’dan Tebriz’e uzanan uzun soluklu yorucu bir yolculuğun ardından, Tebriz’deyiz artık. Çekişmeli bir halı pazarlığının ortasında buluyoruz kendimizi, Setterhan’ın gençlik dolu gülümseyişi karşılıyor bizi.
Setterhan,  İran’ın her şehrinde bir dükkânı bulunan meşhur halı tüccarı Mirza Han’ın oğlu. Taht-ı Süleyman da doğup,  babasıyla Tebriz’e yerleşir, halının her halini bilen iyi bir tüccar olur. Kervanlarla halıları Doğu’nun çeşitli yerlerine götürme görevine üstlenir, satar getirir.
Setterhan’ın gönlü de Azam adında, halı tezgâhında halı dokuyan güzel bir kızdadır. Yine yol arkadaşı Serbülend adında atıyla gittiği bir turda Azam’a hediyeler alır, amacı onun gönlünü hoş etmektir. Azam da bu ilginin farkındadır ve onun da gönlü ona yanıktır.
İran tıpkı Trabzon gibi zor dönemler geçirmektedir. Ülkede İngiliz ve Rus askerleri cirit atmaktadır. Savaş iyiden iyiye varlığını hissettirmektedir.
Setterhan yine babasının emri ile Yezd’e İran’ın öbür ucuna önemli bir müşteriye halı götürmek için kervanına yüklenir ve Yezd’in yolunu tutar. Orada Piruz adında genç ama bir hayli zengin bir aileye halı götürmektedir.. Piruz ile tanışır birbirleriyle muhabbet ederler. Derken Piruz’un hasta babası Setterhan orada iken hayatını kaybeder. Setterhan Piruz’un ısrarına dayanamaz ve cenaze merasimine kalır, orada konaklar.
İlgimizi çeken bir durum vardır, Piruz ve ailesi Zerdüşi’dir Setterhan gördüklerine pek bir anlam veremez.        Piruz ile sıkı dost olan Setterhan ilerde başına geleceklerden habersiz onu bir gün gelmesi için Taht- ı Süleyman’a davet eder o da geleceğine söz verir ve Setterhan Yezd’den ayrılır.
*
Karşımıza bir anda başka bir fotoğraf karesi çıkar. Setterhan ile bir bayan, adı Sofya. Setterhan bir meyhanede tanışmıştı Sofya ile. Bu fotoğraf ne anlama gelmektedir, ilerde karşımıza gelecek.
Yezd’de işlerini halleden Setterhan Taht- Süleyman’a geri döner. Annesi karşılar Setterhan’ı, mutludurlar ona verecek haberleri vardır. Mirza Han “Bir sonraki seyahatini tamamla gel, hayırlısıyla Azam ‘la evleneceksin” der.
Setterhan mutlu olur,  işlerini halletmek için hızla yollara düşer, Batum, Tiflis, Bakü derken işlerini teker teker yoluna koyar. Eve döndüğünde Azam için aldığı şalı, Sofya ile beğenerek seçip aldığı gül küpeyi ona verecektir. Artık evlenmelerine kısa bir zaman kalmıştır
Yezd’den arkadaşı Piruz bir anda çıkagelir. Mirza Han bu durumdan pek hoşnut olmasa da, Piruz bir süre kalacaktır. Setterhan ilk olarak ona tezgâhları gezdirir. Piruz ile Azam bir an göz göze gelirler. Bu hiç iyi niyetli bir durum değildir. Setterhan da farkına varır ama geç kalmıştır.  Zaman geçip Piruz Taht-ı Süleyman’dan ayrılırken yanında Azam’ı da götürdüğü haberi yayılır bir anda.
Bu haber Setterhan’ı yıkar, Azam ailenin boynunu bükmüştür. Setterhan geri dönmemek üzere Taht-ı Süleyman’ı terk eder.
Acısıyla kendini dağlara vurur. Tebriz’e varıp bir âşıklar kahvehanesine girer. Aşığın ağzından dökülen şu dörtlük onun acısının ifadesidir.

Hey ağalar hangi derde yanayım
Yitirdim Aslımı gören olmadı
Pervaneler gibi yandım tutuştum
Yandım alevimi alan olmadı
        
Setterhan’ın acısı büyüktür onları bulmak için düşer yollara. Ve bulur da Piruz ve Azam yan yanalardır işte, tek bir hamlesi yetecektir Setterhan’ın, gül küpeleri görür Azam’ın kulağında içi daha çok acır. Ama yapamaz onları öylece bırakıp oradan uzaklaşır, artık İran’ı terk etmelidir, bu durumda evine geri dönemeyeceğini bilir.
*
Setterhan çok önceden tanıştığı Sofya’nın yanına gider. Bütün olanları anlatır ona. İçi acımıştır Sofya’nın da. Birlikte az çok yaşanmışlıkları vardır, o küçük kitapçı dükkânında birliktelerdir artık. Önümüze gelen o fotoğrafta bir akşam birlikte gittikleri opera çıkışında çektirdikleri bir karedir.
Setterhan uzun bir süre Batum da Sofya ile kalır. Birbirlerine karşı bir şeyler hissediyorlardır ama buna Setterhan engel olur. Savaşın o soğuk yüzünü tamamıyla gösterdiği günlerden geçen Batum da durmak zordur artık.
Setterhan azımsanmayacak kadar fazla zaman geçirdiği Batum’dan canını zor kurtararak, deniz yoluyla Trabzon’a kaçar.  Arkasında bıraktıklarını çok özleyeceği kesindir.
Sandal sahibinin sayesinde Trabzon da bir kahvecinin yanına girer. Çay yapmayı biliyordur. Çalışkanlılığıyla çok geçmeden herkesin takdirini kazanır; ocağı çekip çevirir hale gelmiştir. Aklında para biriktirip o çok merak ettiği İstanbul’a gitmek ve orada yaşamak vardır.
Ustasının kal ısrarlarını reddeden, İstanbul da yeni bir hayat kurma hayalleri kuran Setterhan için Trabzon nasıl bir kader olacaktır acaba.

Romanda sona doğru;

“Hangi hikâye başladığı yerde bitmemiş ki”
Gülcemal canından can almıştı Zehra’nın,  alıp götürmüştü İsmail’i onlardan. İlk zamanlar ne olupbittiyse yazdı İsmail Zehra’nın verdiği deftere, ama bir süre sonra hiç haber alınamadı ondan.
Yıllar su gibi akıp geçmiştir. Dört yıldır kırıktı bir yanları ailenin, İsmail’den gelen son haber hayatının da mematının da meçhul olduğudur. Belki hayatını kaybetmiş şehit olmuştur, belki de oralarda bir yerlerdedir, yaşıyordur bütün aile de bunu istiyordur masumca.
Trabzon savaşın içindedir artık, ilanlar verilir, çeteler eşkıyalık yapıyordur. Durum, vaziyet kötüdür anlaşılan. Hacıbey kurtuluş olarak Büyükhanım ile birlikte çocukların Trabzon’dan ayrılması gerektiğini söyler, mecburlardır buna düşman çok yakınlarındadır çünkü.
Hacıbey ayağından dolayı o kadar yolu yürüyemez durumdadır. Yıldırım vardır yardımcıları onunla birlikte Büyükhanım, Zehra ve diğer çocuklar sabah erkenden yola çıkacaklardır.
Vakit gelmiştir, alabildikleri kadar yiyecek, para alıp arabaya yüklenirler. Büyükhanım son bir kez evine, avlusuna dolu gözlerle bakar, çaresiz Hacıbey’i arkada bırakarak ayrılırlar Trabzon’dan.
Onlarla birlikte nerdeyse bütün Trabzon düşmüştür yollara, sersefil yağmurlu, soğuk havaya rağmen önce Görele’ye daha sonra geçen günlerin bilinmezliğiyle Samsun’a varmışlardır. Bir emanetleri daha vardır, Hasan, annesi yolda ölmüştür zavallının.
Yolda Yıldırım ve Zehra hastalanmışlardır ama Büyükhanım bir çaresini bularak iyi etmiştir onları. Samsun’dan Reşadiye vapuru ile İstanbul’a geçerler. Onca zorluğa rağmen sağ salim varmışlardır İstanbul’a Büyükhanım Allah’a şükreder.
İstanbul’a yerleşirler ama Büyükhanım’ın aklı Trabzon’dadır. Savaş biter miydi? Evinde yine eskisi gibi oturabilir miydi? Ve en önemlisi İsmail hayatta mıydı?
Zehra elinde İsmail’den gelen son kartpostala uzun uzun bakar, altta Hamidiye Etfal Hastahanesi yazıyordur. Büyükhanım İsmail’in hastanesine bir gidelim, soralım der ve evden çıkarlar. 
*
Ellerinde hastanenin adresiyle evden çıkarlar. Bir arabacının tarifi ile sonunda hastaneyi bulmuşlardır. Bir hemşirenin yardımı ile başhekimin yanına çıkarlar, dertlerini paylaşırlar. Araya araya sonunda kaydına ulaşırlar İsmail’in. İsmail  o çok istediği amacına ulaşamadan, yolda tutulduğu hastalığıyla bu hastaneye getirilmiş ve tifodan hayatını kaybetmiştir.
Doktorun odasında duran çaycı, İsmail’i tanıdığını söyler. Hemşerisi olduğu için onunla ilgilendiğini, onun sürekli kitap okuyup bir şeyler yazdığını onlara anlatır, sürekli bir şeyler yazdığı defterini getirir. İsmail’in mezarı için Doktor:
“Askerinin hayatına sahip çıkmayan bu hükümet onun ölüsüne bir mezar yeri verebilir mi? Der ve odadan çıkıp gider.
Zehra o gün İsmail’e verdiği defteri masanın üstünden alır ve ilk sayfasını açar “Kırık Kafiye” yazmıştır ilk sayfaya, gerisin geri kapatır hemen.
İsmail hastanede kaldığı sürece başından geçenleri yazmıştır. Zehra eve döndüklerinde defteri açar ve yazıları tek tek okur. Zehra’nın ilk gözüne ilişen, “Hayallerimde bile sana söyleyemediğim şeyleri yazacağım şimdi, Siz yerine Sen demek gibi.”diye başlayıp sevgi dolu devam eden  Celil Hikmet’in kendisine yazdığı mektubu okur, hüzünlenir. Celil Hikmet de savaşta hayatını kaybetmiştir.
Sonbahar’dan Şubat’ın sonuna doğru yaklaştıkları günlerde Trabzon’dan gelen sevinçli haber Büyükhanım ve Zehra başta olmak üzere herkesi çok mutlu eder. Trabzon düşman işgalinden kurtulmuş, temizlenmiştir.
Artık onca çekilen çile, hasret son bulacaktır. Büyükhanım’ın içi sevinçten kıpır kıpırdır. . Bir hafta sonrasına dönüş için biletler alınır ve Reşadiye limanından büyük bir vapurla Trabzon’a yola çıkılır.
Vapur Trabzon’a demir attığında, kıyı mahşer meydanı gibidir. Büyükhanım kalabalıkta bir araba ararken, Bakü’den yardım için gelen gençlerden bir tanesi onlara yardım eder ve evlerine giderler.
Setterhan da yardım için oradadır, ne Setterhan görür o esnada Zehra’yı ne de Zehra onca yorgunluğun içinde Setterhan’ı. 
Hatırlamak ve tanımak kadar görmekte zaman işiydi besbelli. Onunda düğümü kaderde gizliydi.
Hacıbey evin merdiveninde kurumuş, küçülmüş haliyle karşıladı onları. Olsun, her şeye rağmen vardı ya bu onlara yeterdi. İsmail’in diktiği nar ağacının baltalanmış olduğunu gördü hemen Büyükhanım, komşularının sağ salim dönebildiklerini sordu Hacıbey’e. Kimi dönmüştü evet, ama kimisinden de haber yoktu.
Büyükhanım bitkin halini gördü aynada, bu ayrılık pek çoğu şeyi alıp götürmüştü ondan. Olsun, sağ salim dönmüşlerdi ya evlerine o yeterdi. Kafasını koyduğu yatağında çoktan uykuya dalmıştı.
Sabah erkenden kalkmıştır Büyükhanım, evde olanlarla güzel bir Halil İbrahim Sofrası kurar ve hep birlikte kahvaltı yaparlar. Yaşadıkları onca şey geride kalmıştır artık.
*
Setterhan yeni hüviyetine kavuşmuştur, Taht-ı Süleyman doğumlu, Mirza Han’ın oğlu, Osmanlı uyruklu Setterhan, yeni bir hüviyet aynı zamanda yeni bir hayat demektir.
Trabzon’da İran konsolosluğunda çalışan Lütfullah Bey ile hoş sohbeti kurmuştur. Lütfullah Bey’in annesi gurbette bir başına olmaz diyerek, Setterhan için hayırlı bir kısmet bulmaya koyulur.
Geçmiş olsun diyerek kapılarını çaldıkları Büyükhanım’a durumu izah eder Cemile Hanım. Zehra’nın mutlu bir yuva kurmasını herkesten çok Büyükhanım istemektedir. Hayırlısı ne ise o olsun der. Hacıbey’e durumu açar, Hacıbey de Setterhan’ı tanıdığını ve sevdiğini söyleyince, her şey Zehra’ya kalmıştır artık.
Büyükhanım meseleyi Zehra’ya açar, birkaç sual sorduktan sonra “Gelsin” der Zehra’da.
Setterhan bunun üzerine giyinir, süslenir ve Zehra’yı görmeye gelir, bir kameriyenin içinde Setterhan ve Zehra karşı karşıyalardır.
Kader onları bir araya getirmek için uğraş vermiştir sanki, Trabzon’un düşmanlar içindeki hali, İsmail’le giden Celil Hikmet’in şehit düşmesi, Azam’ın Piruz’la kaçması, Bolşevik İhtilali’nin olması ve Setterhan’ın canını zor kurtararak Trabzon’a gelmesi….
Bütün olan biteni arkalarında bırakmışlardır, sessiz sedasız sona eren sohbetleri:

Sen öyle çağırmasan ben böyle gelmezdim.
Ben böyle çağırmasam sen öyle gelmezdin.

Onay cümleleri ile son bulur. Setterhan, İstanbul hayallerinden vazgeçer ve kahve ocağına ortak olarak Trabzon’da kalır.
Setterhan, Zehra’ya dest-i izdivacına talip olduğunu söyler; Zehra da o tertemiz kalbi, gülen gözleriyle bu teklifi kabul eder.
“Hangi hikâye başladığı yerde bitmemiş ki” Olağansızlıklar içinde birbirlerine kavuşan Setterhan ve Zehra’nın hikâyesi mutlu bir şekilde sona ermiştir.
*
Başından sonuna kadar beni kendisine hayran bırakan, akıcı, sade diliyle olsun, farklı kurgusal yapısıyla olsun, ince detayları okura iyi bir şekilde aktarabilme yeteneğiyle olsun, bu ve buna benzer birçok açıdan kitapseverlere önerebileceğim çok değerli bir roman. Ve tabi ki de onu bizlere armağan eden sevgili yazar Nazan Bekiroğlu.
Okurken kendinizden de bir şeyler bulabileceğinizi düşünüyorum. Eğer alıp da okumadıysanız ve ya da alıp kitaplığınızın bir köşesine attıysanız. Hiç beklemeyin, erteleyin bitmek bilmeyen o gereksiz işlerinizi ve Setterhan ile Zehra’nın o etkileyici aşk hikâyelerine tanıklık edin.

Veli GÖK 

5 Yorum:

  1. Oncelikle hos geldiniz aramiza. gercekten cok hos bir uslupla okumayi gonulden istedigim Nar Agaci'ni anlatmissiniz. Nazan Bekiroglu'nu Yusuf ile Zuleyha'sinda tanimistim, gordugum kadariyla bu kitabinda da kendini gostermis.
    Bu dolu dolu yazi icin tesekkurler :)

    YanıtlaSil
  2. Nazan Bekiroğlu... Tahir ile Zühre'sini çok övdüler, alacağım en kısa zamanda :)
    Kitap demişken blog sayfamda çekilişim var :) Beklerim...

    http://beyzasofuoglu.blogspot.com/2013/01/cekilis-var.html

    YanıtlaSil
  3. kitap o kadar hoşuma gittiki...hayatımıza kimler girerse girsin ne yaşarsak yaşayalım sonumuz kaderin belirladiği çizgide bitiyor,zehra ve setterhan susarak yaşadikları buyuk ask...

    YanıtlaSil
  4. hocamız bizi zorla okuttu .10 B

    YanıtlaSil
  5. NİKSAR ANADOLU ÖĞRETMEN

    YanıtlaSil

yorum yaparak içeriğe katkıda bulunabilirsiniz.