Şehrin Sesi



"Şehirler değerler üzerine kurulur. Evler, yollar, çarşılar, sokaklar, tapınaklar, kamu yapıları, bahçeler bu değerlerin toplumsal yaşamda somut olarak gözlenebildiği alanlardır. Sokaklarını gezerek, çarşılarında alışveriş yaparak, parklarında oturarak; bir şehrin yoksullarına nasıl davrandığı, kurtlara kuşlara nasıl muamele ettiği, hatta insanların Tanrıyla ilişkisi hakkında fikir sahibi olabilirsiniz."

Bu satırlar, Yedi İklim dergisinin başyazarı Ali Haydar Aksal'a ait. İlham verici cümlelerden kurulu bu paragrafı, Yedi İklim'in Ocak sayısındaki "Şehirler ve Değerler" adlı yazıdan alıntıladım. Niye üzerinde bu denli durduğuma gelecek olursak; Bu cümlelerden güzel bir yazı çıkabilir diye düşündüm ve kendi şehrimden yola çıkarak siz değerli kültürelf okurlarıyla paylaşmak istedim. 

Yazar: "Sokaklarını gezerek, çarşılarında alışveriş yaparak, parklarında oturarak; bir şehrin yoksullarına nasıl davrandığı, kurtlara kuşlara nasıl muamele ettiği, hatta insanların Tanrıyla ilişkisi hakkında fikir sahibi olabilirsiniz" diyerek aslında bizi yüksek aksiyonlu bir yazım macerasının içine itiyor. Ben de bu sesleri duymamazlıktan gelemedim. Açık konuşmak gerekirse uğraşacak da bir meşgale aradım. 
İstanbul... Ankara, Urfa, İzmir... Artık nerede ikamet ediyorsanız, şehri çözümleyebileceğiniz güzel bir fırsat aslında... Dilerseniz sizler de bana eşlik edebilirsiniz. Bulunduğunuz şehrin, sosyolojik, folklorik, dini yapısı hakkında tespitlerinizi yorum bölümünden bizlerle paylaşarak, yazıya renk katabilirsiniz. Ben İstanbul'da ikamet ettiğim için, İstanbul üzerine tespitlerimi aktaracağım.
*
Yazıyı yazdığım sıralarda, düzenli olarak her sabah duyduğum bir ses, dikkatimi başka bir yöne çekti. Semtte bulunan bir akıl hastası çocuğun sözleri onlar:

-Her şey yalan, dünya boş!
-Her şey yalan, dünya boş!

Belli bir ritimde, sürekli tekrarladığı sözcükler bunlar. Bu sesleri, her duyduğumda pencereye yönelirim, perdenin arkasından, utandırmayacak şekilde çocuğu gözlemlerim.  Ne zaman bu sahneyi görsem, Halime şükrederim ve maneviyatımı gözden geçiririm...
Bu sözleri söyleyen çocuk; sahipsiz, evsiz biri. Öyle yaşça büyük de değil. En fazla 17-18 yaşlarında bir delikanlı. Bu genç yaşında bu sözleri sarf edecek, ne yaşadı merak ederim açıkçası. Sonra "İstanbul işte" diye kestirip atarım.. 
Her sabah, aslında pek de haberi olmadan çok kutlu bir vazifeyi yerine getiriyor. Dünyanın sahteliğini, yürekten bir şekilde, duyurabildiği kadar, insanlara anlatıyor.. Ve bunu sokak sokak, mahalle mahalle gezerek yapıyor. Ders alınacak bir durum... Çocuğa da acıyorum açıkçası...Ama yapacağım pek de bir şey yok. İçten edilmiş bir duadan başka. 
*
Bu olaydan ayrı bir yazı çıkabilir tabi. Ama ben, onu bu hale getiren, ona acımayan şehrim hakkında bir şeyler anlatmak istiyorum.

Öncelikle; çok acımasız bir şehirsin. Hem de dünyanın en acımasız şehri... Sokaklarında, kaldırımlarında, hayatın acımasızlığı altında ezilmiş, nice insanlar barındırıyorsun. Evet "barındırmak" ilk etapta kulağa hoş gelen sözcüklerden. Ama bunun öncesi var. Gençliğinin en verimli yaşlarını, çeşitli sebeplerden ötürü zindan ettin. İnsanları rekabete zorladın, daha fazla- daha fazla para kazanmaya zorladın...
Senin yüzünden insanlar azla yetinmeyi bilmiyor bu şehirde...
Yan binadaki bağrışmalar, komşu binalara eğlence olabilir sadece. Bir yardım çığlığı değildir aslında... Her sabah gördüğün, selamını aldığın Mehmet amcalar da yoktur bu şehirde. Her sabah aynı servise binip, işe gittiğin ismini dahi bilmediğin arkadaşlıkları vardır. Bol küfürlü halı saha maçları vardır... Bayramlarda patlatılan barutlu, ateşli oyuncakları vardır. Boncuklu tabancaları vardır. Şiddetin her türlüsü, iliklerine kadar hissedilir bu şehirde... Bu yönünle maalesef  kırsala da kötü örnek oluyorsun. O eğlenceli, zararsız köy oyunları senin avrupayi eğlence anlayışlarına kurban gidecek... 
Ayrıca burada her koyun kendi bacağından asılıyor artık. Eskiden tepeden baktığımız  batı-ahlakı, tam anlamıyla sindi bu şehrin, fabrika tozuna bulanmış topraklarına...
Her köşe başında, her biri özenti... Her biri gayesiz... Hayattaki tek amaçları "Bir dal sigara bulabilmek" olan gençlerin vardır. Her gece Sultan Mehmed'in kemiklerini sızlatan, sarhoşların fink attığı, uyuşturucu tuzağına düşmüş, ahlaksız bedenlerin gezdiği sokakların vardır...
Sen bir günah şehrisin! 

Yine ne olursa olsun, sevenlerinde vardır tabi. Onlar ki  "Urumeli hisarında oturup, oturup da bir türkü tutturan" şairane ruhlu insanlardır... Onlar ki, İstanbul'u Çamlıca Tepesi'nden görenlerdir. Onlar, Fatih'te sabah ezanının maneviyatıyla aklını yitirmiş kişilerdir...

Burada hemşeri kavramı, din kavramından daha önemlidir. Abartılı bir yargı gibi gelecek ama işin derinlerine indiğimiz zaman durum budur. "Müslümanlık" sadece etikettir buralarda. İnsanların kötü zamanlarda andıkları Allah'ları vardır... Dünya şehirleri arasında cami sayısıyla ilk 5'e oynayacak şehirlerdendir. Ama görün ki günahlarıyla da ilk 5'e girebilecek kapasitededir. Hırsızlığın, azgınlığın bini bir paradır bu şehirde...

Ahh. İstanbul! Yatacak yerin yok senin. Eyüb Sultan'ların olmasa. Abdullah el-Hudri'lerin olmasa, Ahmed el Ensarilerin olmasa... Bir gün daha ayakta kalamazdın!

Pazarlarına gidelim usul usul... 
İnsanlar, 10 adımda bir cüzdanlarını kontrol ederler. Ağzından tükürükler saçan, para para diye yırtınan pazarcıları vardır. Her an zabıtadan kaçmaya hazır seyyar satıcıları vardır. Binbir türlü dilencisi vardır. Yıllardır hastalığı iyileşmeyen, oğlu askerden bir türlü gelmeyen... 

Boyası dökülmüş yapıların vardır, depremde yıkılmayı bekleyen..
Her bir binada devasa büyüklükte, duvara sabitlenmiş uydu antenleri vardır. Aslında dışarıya ne kadar da kapalı olduğunu gösterir bu şehrin. Milyar tane kanal gösterir o antenler. Milyar tane kanal izleyecek kadar içine kapalı, milyar tane kanal izleyecek kadar boş insanları vardır... Bakmayın, saatlerce çalıştıklarına. Aslında dünyanın "en işsiz" insanlarını barındırır bu şehir.

Çelik kapıların ardından seslenilen kapıcıları vardır bu şehrin, "ekmek almak" gibi kutsal bir vazifeden mahrum kalmış çocukları vardır.

Karamsarlık sezebilirsiniz yazdıklarımdan. İçinizi karartabilir. Realite'nin sayfalarca tanımını yaptım sizlere. 
Benim İstanbul'um bu...

Dilerseniz, yerinde gözlemleyin:

İstanbul, size "Trafik ışıklarının önünde el-pençe duracağınız ve direksiyon başında uzunca istirahatlere çekileceğiniz bir hayat sunuyor." Buyurun İstanbul'a. Tevfik Fikret'in Sis şiirinin mimarları olmaya!



erdi demir - 21:57


2 Yorum:

izbedenses dedi ki...

"Duymasın bunları, yazmasın şair (!)
Duymasın duymayan biri duymalı
Şairler duyarsa yanar bu şehir
Cüzzamlı bu şehre biri kıymalı..."

Keyifli bir yazıydı. Kaleminize, yüreğinize, emeğinize sağlık.

Haydut Montari dedi ki...

teşekkür ederiz, okuyup da, düşüncelerinizi bizlerle paylaşmanız bizi mutlu etti.

Yorum Gönder

yorum yaparak içeriğe katkıda bulunabilirsiniz.

Şehrin Sesi