Beykoz'un Kalemşörleri



Ahmet Mithat Efendi, Orhan Veli Kanık ve Muammer Erkul…

Sahip olunması zorunlu tek şey var: Ya yaratılıştan ince bir ruhtur bu, ya da bilim ve sanatlar tarafından inceltilmiş bir ruh…”  Nietzsche

Bana kalırsa Beykoz’un bu üç dalgası, yaratılıştan ince bir ruha sahiptiler; bilim ve sanatla ruhları daha da şeffaflaştı. Bizden biriyken daha da öteye geçip, adeta “biz” oldular.
Her ne kadar, onların farkına varmasak bile…
***
Orhan Veli Kanık, o Beykoz sahillerinin hırçın bir dalgasıdır aslında. 36 yıllık hayat mücadelesinde her daim yenilenme ve yenileşme hareketlerinin öncüsü olmaya çalışmıştır. Şiir için vurmuş, kırmış, çok canlar yakmıştır; ama bunları bir şaire yakışır şekilde yapmıştır.

“Edepsizliğin başladığı yerde edebiyat biter.” Mehmet Akif ERSOY

O, bu sözün çevrelediği sınırların dışına çıkmamış. Daima yeniliği, yenileşmeyi ve özgürlüğü savunmuş. Ve hatta kelimelerini bu yolda cümle mezarlığına göndermiştir!
‘’Garip’’ adammış vesselam… Kafasına koyduğu şeyleri yapmak için mücadelesini her yolda ve her şeye karşı devam ettirmiş. Düşse de kalkmasını bilmiş, kalktığı gibi de yoluna devam etmiş. Kalemiyle Cumhuriyet Dönemi Edebiyat’ına ayrı bir ses getirmiş. Bu ses özgürlüğün sesi olmuş. Bir kalemde bütün kalıpları yıkmış. Şiir için başka bir yol bulmak üzere çıktığı yolda (Ankara’da), zamanı gelince de bir yalana (belediyenin açtığı bir çukura) düşmüş ve asıl gerçeğe kavuşmuş; yani akabinde beyin kanamasından ölmüş.
Uzun yaşasaydı, içinde bulunduğu “garip akımını” beğenmeye devam eder miydi acaba?
Düşünüyorum da bedeni toprağa bereket katarken acaba ruhu nerededir?
Aşiyan mezarlığında ‘’İstanbul’u dinliyor mudur acaba, gözleri kapalı?’’

"İnsan, yaza yaza değil okuya okuya yazar olur." Chef - Mustafa KUTLU

Mustafa Kutlu’nun Chef isimli eserini okurken bu söz dikkatimi çekmişti. Gerçekten de haklılık payı yüksek bir noktaya değinmiş, dedim.
Sonrasında aklıma kim geldi tahmin edin…
Elbette ‘’Yazı makinesi’’ olarak isimlendirilen Ahmet Mithat Efendi…
Aklıma gelen bu isim, o sıralarda Mustafa Kutlu’nun sözünün üzerinden silindir gibi geçmişti. Düşünmeden edemedim; çocukluğunda (her gün dükkânını temizlemesi karşılığında) bir esnaf tarafından kendisine okuma öğretilmiş 
(Yüzüncü ölüm yılını 2012’de andığımız) Ahmet Mithat da çok okur muydu?
Bunun üzerine birazcık araştırma yapmak yetti. Evet Ahmet Mithat Efendi çok okuyan bir adammış. Batıda ne zaman Osmanlıya, İslâm inanışına, Türk kültür ve ananelerine karşı, yani bize ait olan değerler aleyhinde bir akım çıksa, bir kitap basılsa; okur, araştırır ve bunu kendine bir vazife bilip, hemen onlara cevabî eserler yazar ve basarmış.
İşte ona “yazı makinesi” denilmesinin sebebi de buradan gelmektedir. Romanlar, tiyatrolar, makaleler ve toplamda 300 kadar kitabı, kendisine bu unvanı getirmiştir.
Müşkül bir çocukluğun ardından, sanki "tırnaklarıyla kazıyarak yükselmek" deyimi, onun için tabii ki söylenebilir. Devrinin yazarlarının yüz yıl önünde olduğunu da ancak ölümünün yüzüncü yılında fark ettik.
Sürgünde bile mektep açıp üç yıl talebe yetiştiren büyük edebiyatçımız; bir dalga gibi Beykoz sahiline ulaştığında boş durabilir mi? Elbette hayır. Bütün koca milleti kendine öğrenci görür, hiç durmadan vapurda bile yazar; yalısına bile matbaa makinesi kurar, tiyatro sahnesi hazırlar… Gazeteciliğimizin, tiyatromuzun ve romancılığımızın Efendibabası olur.

“Pazardan aldım bir tane eve geldim bin tane.” 

Ahmet Mithat Efendi bir bilmeceydi aslında ve çözüldüğünde içinden çıkan cevherlere herkes şaşkınlıkla baktı… O bir bütünden daha fazlası idi her zaman. Yaptıklarının belki tam anlamıyla karşılığını alamadı ama o kelimeleri ektiği tarlalardan yüzlerce kişiye hitap edecek eserler yetiştirdi. Büyük edebiyatçılar yetiştirdi. İlklerin öncüsü oldu. Kılavuz oldu yol gösterdi yolda kalana; deniz feneri oldu rotasını kaybeden gemilere… O her şeyiyle bir edebiyat adamıydı. 68 yıllık hayatına erişilmesi zor sayıda kitaplar sığdırdı. Bu eserler çoğu zaman edebiyatımızın mihenk taşı oldu.

“Şiir üstü başı yırtık bir çocuktur.” Ece Ayhan

Muammer Erkul; bu ifadeye uyan, Beykoz’un şiir gibi “üstü başı yırtık” ve şiir kokulu, şair ruhlu çocuğu…
Onunla tanıştığımda, hayatının “Dokuzuncu bahar”ını yaşıyordu: “Sen yine, ne yöne dönsen; benim ektiğim papatyalara bakacaksın.
Evet, işte onunla tanıştığımda tam da böyle diyordu. Boylu boyunca bir şiirdi ve karşımda duruyordu Beykoz’un üçüncü dalgası. Alttan alttan kaynıyordu, naifçe süzülen görüntüsünün altında duygular… Rüzgârla taranmış saçlarından kırlangıçlar göçüyordu sanki aşk dolu ülkelere.
İlkeleri vardı şiirlerinin ve sözcüklerinin… Papatyalardaki bütün ‘’sevmiyor’’ yapraklarını koparıp atmıştı, kimsenin görmeyeceği bir yere! O hep mutlu sonla bitsin istiyordu bütün hikâyeler. Dokuzuncu baharını hiç bitmeyecek gibi yaşıyordu…

“Yalnızlık bir tarihtir.” Hilmi Yavuz

Muammer Erkul tam da Beykoz sahillerinin, yalnızlığın tarih yazmaya başladığı bir zamanda çıkagelmişti. 70’li yıllardı. Henüz bir çocuktu. Şiire benzettiği Beykoz’u, yazarak herkese duyurmayı kendine söz vermişti…

Ve hala şiir fısıldıyor kulaklarıma, asaletinden hiçbir şey kaybetmeden Beykoz’un bağrına vuran dalgalar: Ne zaman Orhan Veli gibi gözlerimi kapasam; Muammer Erkul’u duyuyorum sihirli şiir kelimeleri arasında ve hevesle yazmak için, daima bir Ahmet Mithat oluyor bütün kalemlerim…

Şevket Önder

Şevket Önder'i kısaca tanıyalım: Sivas’ın Şarkışla ilçesinde hayata gözlerini açtı. Çekingen bir çocukken lise hayatında edebiyata bağlanıp şiirlere gönül saldı. Şimdi Sakarya Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Türkçe Öğretmenliği öğrencisi. Sakarya’da tanıdığı edebiyata gönül vermiş insanlardan Necati Mert ve okul hocalarından Mehmet Gedizli ile Mehmet Özdemir onun kilometre taşlarından…

1 Yorum:

  1. Bu kadar mı güzel anlatılırdı şiir ve şair kaleminize yüreğiniz sağlık... ★★★

    YanıtlaSil

yorum yaparak içeriğe katkıda bulunabilirsiniz.