Bolu / Abant Gezisi

16 Nisan 2013 - Bolu/Abant
*
Kıvrıla kıvrıla ilerleyen yollar ve belediyenin döşediği, dokuya zarar vermekten ziyade zenginlik katan kaldırım taşlarının üzerinde. Ve soğukça bir gökyüzünü şemsiye yapıp yürüyoruz... Gözler; her zamankinden daha açık, alışkanlıklarının sarsıldığının farkında. Hendek'in alaca-bulaca ikliminin etkisinden uzak, soğuk ve haşin bir iklimi ilk defa görüyor...
Abant'ın soğuk rüzgarından, yer yer çıplaklaşmış kaya parçacıkları görüyoruz. Kayaların verdiği ürpertiye, bir de Abant'ın inceden ve keskin soluğu eklenince hepten bir ürperti hissediyor ve sakince yolumuza devam ediyoruz.
Abant Göl'ü köşeden kafasını uzatıyor... Çok geçmeden tüm heybetiyle karşımıza dikiliyor. 
Gözümüz o meşhur Abant gölünde. Grimsi gökyüzünün altında ve daima soğuk bir bakışla... Abant gölünü izliyoruz...

İlerliyoruz... 
Düşünüyoruz...
Hemen sağımızda yol boyunca toprağa saçılmış açık sarı çiçekler görüyoruz. Neyin nesi bu çiçekler... Hemen solumdakine soruyorum.  O da bilmiyor.  Ve bir diğerine... O da...

Henüz keşfedilmemiş bir tür olduğuna inanıyorum. Ve seviniyorum. Ben buldum onları... Buna inandırıyorum kendimi...

Devam ediyoruz yolumuza. Zihnimin bir köşesinde hala açık sarı sıcak çiçekler...  İsimsiz ama etkileyici... 
Bâkir bir doğa... İnsanoğlu, buralara ayak basamadı sanıyorum. Koyu kahverengi gövdeli, iri kıyım ağaçlar, öyle anlattı bana... Bilemem...
Bunu derken, gözüm başka yerlere dalıyor...
Biri baharın geldiğini, Abant'a anlatsa ne iyi... Mevsimlerden bi-haber, kabuğuna kısılmış bir vaziyette yaşıyor... Ama boş verin, söylemeyin. Abant, Abant'lığıyla güzel.. Soğuk olsun, hastalatsın... Gülmekle-susmak arası bir noktada öylece beklesin...

Tek tük telefon direkleri...
Sağıma soluma bakıyorum kimse yok...
Dünyada benden başka, Allah'tan başka, yağmurdan ve ağaçlardan başka hiç bir şey yok gibi...
Piknikçilerin, çöpleri öylece ortalığa saçması bir an ürkütüyor, ancak doğanın büyüsüne kapılmamak elde değil, ilgimiz yine başka yerlere kayıyor.

Tepeleri yanlamasına bölen dimdik yokuşlarda,  korku filmlerinden fırlama, yıkılmış ağaç manzaralarıyla karşılaşıyoruz. Her taraf tepe, her taraf yükselti, aciz kalıyoruz coğrafyanın heybetinin yanında...

Başı boş çeşmeler, evet; hem sahipsiz olduğu kısmı, hem de başında su testisiyle bekleyen güzellerin olmadığı kısmına dikkat çekiyorum. Çeşmeler, bolluğun timsali... Daima akıyor... Bunun yanında yağmur da etkisini gösterdi... Abant'ı hatırlarken anacağımız iki şeyden biri de "su" olacaktır kesinlikle...

A, biz üşüyorduk.! 
Şimdi hatırladım. Bu büyü; nefes aldığını, üşüdüğünü, var olduğunu unutturuyor insana... 

Otobüsten, bir şiirime de konu olmuş "garip bir yolcu türküsü" işitiliyor bir taraftan... Buna, kimsesiz doğa ve hoyratça yağan yağmuru da eklediğiniz zaman, şiir yazmamak elde değil. Biz de karalıyoruz bir şeyler... Tabi, şiirimizin kemiğini Bolu Tüneli oluşturuyor... Hala tünelin etkisindeyiz...

Derken, tekrar otoban çıkıyor karşımıza; bereket kokan dere, son kez selamını çakıyor ve kendi işine bakıyor... Akıyor... Sadece aksın diye yaratılmış bir dere düşünün... Akacak evet. Sonsuza dek...

Derenin üstünde, yıkılmış ağaç kalıntıları. Ne gizemli! Abant'ın asilliği, Abant'ı besleyen derelerin iradesinden kaynaklanıyor. 

Derenin köşesinde bir su dolum tesisi fark ediyoruz. Bir an korkuya kapılıyoruz. Ki akabinde düşüncelerimiz değişiyor... Doğa'nın dokusuna zarar vermediklerini fark ediyoruz... Onlar da bizim gördüğümüzü görmüş olmalılar ki: "Sonsuza kadar aksın diye yaratılmış dereler"den faydalanma yolunu tercih ediyorlar.

Şükür ki ağaçlar var; kafamız dolduğunda, dünyanın çekilmez bir yer olduğunu hissettiğimiz anlarda, nereye sığınacaktık yoksa...

Abant'ı güzelliğiyle, doğallığıyla baş başa bırakıp... Gerçek dünyaya dönüyoruz... Rüyadan uyanma vakti... Kendi kendimize; dinç bir kafayla, yanımıza da bir fotoğraf makinesi alarak, Abant'ı tekrar ziyaret etme sözü veriyoruz...
"Yolcu, vedalaşmayı bilecek." diyor, Abant gezimizi sonlandırıyoruz...
Yanımızda Abant'tan aldığımız, içmeye kıyamadığımız bir şişe suyla...