İskender Pala Konferansı: "Şiir, Sultanlar ve Aşk"


Fransa'da yapılan Festival d'Anatolie yani 2. Anadolu Festivali çerçevesinde düzenlenen; İskender Pala'nın "Şiir, Sultanlar ve Aşk" başlıklı konferansına katıldım. Aylardır beklediğime değdiğini yazımın başında belirtmek isterim. Üstelik 45 dakika bir gecikmeyle gelmesine rağmen...
Hemen söze başlamak istiyorum. Çünkü içim içime sığmıyor ve kelimeleri, olayları, size yazmak istediklerimi her an unutabilirim diye düşünüyorum. Her ne kadar tam 4 sayfa not almış olsam da, yaşadıklarımı taze taze aktarmanın tadı bir başka oluyor...
*
Belirtmeliyim ki; İskender Pala çok ama çok değerli bir insan... Mütevazılığı, bilgisi ve derinliği, her haliyle, insanları kendisinin farkına vardırıyor. İçeri ilk girdiğinde bunu ilk hissedenlerden biriydim -ki zaten 2. sırada oturuyordum ve tam karşısındaydım.
Konferansı, üçe böldü: Şiir, Sultanlar ve Aşk...
Aslında bölmedi ama, hepsini tek tek ele alıp, sonra gayet ustaca bir dille birleştirdi. Öyle ki onu dinlerken -bazı Divan Edebiyatı yazarlarının aksine- çok iyi anlıyor, konuyu beyinde anlayıp, kalpte sindiriyorsunuz. Bazen sindirirken buna dayanamıyor, "aşk" derken gözünüzden akan tek damlaya engel olamıyorsunuz.
*

Birinci bölüm: Şiir
Konuşmasına, şu üç ana kelimeyi ele alarak başladı: söz, laf ve kelam...
Eğer şiirle ilgiliyseniz ve şiir yazıyorsanız, en azından konuşuyorsanız bile bu yazacaklarımı çok iyi anlamaya çalışın. Bu konular hakkında, not aldıklarımda şöyle:

  • Sözün sultanı, sultanın sözüdür  yada sultanların sözü, sözlerin de sultanıdır.
  • Söz, Allah'ın sadece insanlara verdiği bir lütuftur. Kelam ile söz arasında katmanlar vardır.
  • Söz, derecelenmiştir. Şiir sözden üstündür.

Bu sözlerinden sonra metin-şiirle ilgili, fazlasıyla anlaşılır örnekler verdi. Mesela bir insanın bir metni ezberlerken çektiği zorlukla, daha sonra çabucak unutmasına karşılık; çok uzun bir şiirin yıllarca aklımızda kalması gibi...

  • Şiir, ölümün elinden bir şeyler kurtarmaktır.
  • Şiirin asıl maksadı, sözü unutturmamaktır.
  • Şiir sözden üstündür, şiirden yüksek olansa hadis-i şeriftir. Onun da yükseği, yani bu derecelendirmedeki en yüksek kelam, ayettir. Yani Allah'ın kelamıdır.
  • Daha sonra kullar tarafından değiştirilmemiş olan kutsal kelamların, her asırda ve her çağda zenginliği tartışılmazdır.
  • Laf kelimesinin tam karşılığı çer-çöptür.
  • İnsanlığın atık kısmıdır laf söylemek...
  • Bir öğretmen, öğrencinin karşısında laf söylemez, söyleyemez. Çünkü öğretmen, göz önünde olandır ve bir öğrencinin "hocam geçen siz şu lafı söylemiştiniz" demesi, öğretmene hareket etmesi anlamına da gelir." (sonra uzun bir gülüşme oldu tabii salonda)

Doğrusu "laf söyleme"nin yada konuşmanın, bu denli ince ve hassas bir konu olduğunu bu konferansta bir başka anladım, kavradım. Bu anlamda hitabetinin ve samimiyetinin etkisinin de tartışılmaz olduğunu düşünüyorum. Zaten bilen, biliyor. Bu değerli notların altını uzunca çizdikten sonra, şiiri tekrar tekrar düşünmek ve şiir yazarken bazı şeyleri daha çok irdelemek farz oldu üzerimize. İnşallah.

İkinci bölüm: Sultanlar
Konuşmasının ikinci bölümüne çok uygun bir başlangıç yaptı. Yani Türk Tarihinin eşsiz sultanı Fatih Sultan Mehmet'le giriş yaptı. Öyle sandığımız gibi ne zaman, nerede doğduğunu anlatmadı. Alışılmışın aksine bu Cihan Padişahının resimlerinde gösterilen yaşlarıyla alakalı yorumlar yaptı öncelikle. Oldukça genç yaşında padişah olup, 49 yasında vefat eden biri için, neden sürekli 60-65 yaşlarında, elinde ya bir karanfil ya da buna benzer bir obje ile bize aksettirildiğini açıkladı. Genç bir sultan oluşunun yanında, eli mürekkep kokan bir şair olduğunu anlattı. İlk örnek olarak verdiği beyit şöyle:
Bizimle saltanat lafın edermiş ol Karamânî
Hüdâ fırsat verir ise kara yere koram ânı.

İçinde çoğunlukla Türkçeyi çok iyi bilmeyen, şiirle hele ki Divan Edebiyatıyla uzaktan yakından alakası olmayan insanların bulunduğu bir topluluğa yukarıda yazdığım beyiti anlatış şeklini bir görseydiniz..evet, böyle insanların karşısında sadece not almak için yarışmalı. Belki bilmeyen takipçilerimiz vardır, kısaca İskender Pala ağzıyla aldığım notlarımda bunlar:

  • Karamanoğulları, Osmanoğulları'nın başına 9-10 yaşındaki II. Mehmet'in geçtiğini duyunca bununla alay ederler ve bu büyük beyliği ele geçirmek için planlar yapmaya başlarlar. Bunu duyan Mehmet, babasına o meşhur mektubu gönderir  ve der ki: "Hükümdarsan gel ordunun başına geç, eğer ben hükümdarsam o zaman emrediyorum gel ordunun başkomutanlığını yap." Tabii ki babası gelir, tekrar sultanlık makamına ötürü. Bu dirayeti göstermiş olsa da, henüz o yaşlardaki çocuk Mehmet'in kalbi çizilmiştir. Düşünsenize, o bir çocuk ve bir çocuğun kalbi çizilip, kırılıyor. İçine de dert edinmiş tabii bunu. 
  • Yıllar sonra ilk işi İstanbul'u fethetmek olurken, ikinci işi Karamanoğulları'nı almaktı. Bu mektupla, Karaman Bey'inden bahseder ve Allah izin verirse onu kara toprağa karıştıracağını söylemiştir. Osmanoğulları sancağında da bu iki cümle yazılıdır. Düşünsenize bunu okuyan Karamanlıların psikolojisini... Böyle yaparak daha ordusunu oraya göndermeden, oranın yarısını fethetmemiş midir sizce?
  • II. Mehmet'in bu hareketinin günümüzdeki adı psikolojik harptir.

Daha sonra bütün dinleyicilere sordu, "Aranızda 21 yasında olan var mı?" diye, hiç kimse el kaldırmayınca son derece mütebessim bir halde "21 yaşına gelmesine 2-3-4 sene kalanınız var mı?" dedi. Tabii bende dahil birkaç genç el kaldırdı. Gülümsemesini büyüttü ve devam etti: "Peki aranızda 5 dil bilen var mı?"
Aslına bakarsanız ben beklemiyordum ama 2 kişi çıktı. Doğru mudur, değil midir bilmem..ama hocanın cevabı çok hoştu: "Ha bu iki özelliği üzerinde taşıyıp, önce İstanbul'u fetheden sonraları tam 17 ülke, 200 şehir fetheden var mı?" Gülüşmeler, 3 yudumda içilen su ve devam etti:

  • 30 yıl hükümdarlığı boyunca, Topkapı Sarayı'nda kaldığı, yatağında uyuduğu zamanların toplamı tam 4.5 yıldır... Yani eğer Fatih olacaksak, dinlenmek için, onca yılda sadece 4.5 yıl vaktimiz vardır. Sizde zamanınızın imkanlarıyla, onun peşinden gitmelisiniz.
  • Düşünün ki gençler, "Sen ancak laf söylersin" diye hakaret ediliyordu.
  • Şiir, onun için konuşma şekliydi.

Fatih'ten sonra konu, Fatih'in oğulları Cem ve Beyazid'a geldi. Kardeş katliamına ne yönden bakmamız gerektiğini anlattı o dönemin şartlarıyla. Bütün bunları yaparken de biz, ecdadımızla ve o dönemle ilgili çok önemli ipuçları verdi. Fatih Sultan Mehmed'in taht kavgasını önlemek için koyduğu kanunu anlattı: "Büyük kardeş padişah olur, küçük kardeş uslu durursa vali olur, olmazsa vurulur" kaidesini açıkladı. Küçük kardeş Cem'in önceleri buna kanmadığını anlatırken, etraf kışkırtmasıyla iki kere ağabeyiyle savaştığını söyledi. Daha sonra Cem'in esir düştüğünü, diyar diyar dolaştırıldığını söyledi. Hatta Fransa'da bulunan Cem Kulesi'ni örnek verdi. Bir kere de hac yapmış, çok şaşırdım doğrusu.
Ve Cem, ağabeyi Beyazid'a bir şiir yazar ve biz bunun tefsirini, İskender Pala'dan dinlemenin mutluluğuyla heyecanlı notlar alırken, yazımız güzel ise bile çivi yazısı örnekleri çıkartırız:

Sen bister-i gülde yatasın şevk ile handan,
Cem hecr ile balin idine harı sebep ne?
Bu saltanat-ı dünye ola adle mukarın,
Hacc-ül Haremeynanı taleb kılsa acep ne?

Bu şiirde Cem'in, ağabeyi Sultan Beyazid'a sitemini anlattı bizlere. 

  • "Sen sarayında, zevk ve sefa içinde yaşarken, ben çöllerde serseri serseri kumlara örtünürüm deme şeklidir. Bu şiir ve hacca gitmiş olmasını da bir üstünlük sayar ağabeyine karşı. Çünkü Osmanlı Sultanları hacca gidememişlerdir. Hacca gitmek aylar sürerdi ve onlara göre devlet-i aliyyeyi yönetmek önde gelirdi. Tabii ki de Sultan'ın cevabı da gecikmeden gelir ve der ki:
Çün ruz-ı ezel kısmet olunmuş bize davet,
Takdire rıza vermiyesin böyle sebep ne?
Hacc-ül Haremeyn diyüben dava kılarsın,
Bu saltanat-ı dünyeviye bunca talep ne?

  • Aslında o bir padişah, herhangi birine birkaç satır yazdırıp, altına mührünü vurup gönderebilirdi. Ama o kendi elleriyle bu şiiri yazdı ki maksadını anlatabilsin, unutulmasın ve bilinsin. Dizelerinde kardeşine Allah'ın takdirine rızasızlığını ve hacca gitmişken, nasıl saltanatta gözü olduğunu sorarak, sultanlığını kanıtlamıştır."

Tabi her kıtayı tek tek alıp, bizlere hatırlatarak anlattığını söylemeye gerek duymuyorum. 6 kıtaya 6 kıta cevabını da çok güzel yorumlayıp, anlamamızı sağladı sağolsun.
Ve bu bölüm hakkındaki son notum:

  • İşte bu yüzden Osmanlı Padişahlarının 33'ünden 26'sı şairdi.

Son bölüm: AŞK
Yavuz Sultan Selim'den bahsederek, çok yumuşak bir giriş yaptı bu bölüme. 8 yılda hükmettiği toprakları 3 katına çıkarttığını üstüne basarak bize not aldırdı. Disiplinli, otoriter ve cesur kişiliğini açıkladı ki daha sonra anlatacağı o büyük aşkın şaşkınlığını üzerimizde hissedelim. Çok güzel bir teknik bence de, bunu kullanacağımı düşünüyorum ilerde.
"Yavuz'a vezir olasın!" gibi bir bedduanın yayıldığı bir dönemde, basına gelen bir aşkı anlattı bize. Hem sözü, hem şiiri, hem sultanlığı aşkta toplayarak... İçte birikenleri, cümlesinde toplayarak çoğunlukla. Kesmeden anlatacağım için, size salonda uzun uzun gülündüğünü, herkeste manalı bir tebessümün oluştuğunu ve hocamızında bu konudan bahsederken bir başka olduğunu belirtmek istiyorum.

  • Mısır'ı fethetmeye gittiğinde Şam'da konaklar Yavuz ve ordusu... Sultanı bir konakta misafirler eder. Her bir hizmeti için, bir hizmetçisi vardır. Oda hizmeti içinde Şam'ın asilzadelerin bir kız girip çıkıyordur odaya. Padişah kuşluk vakti çıkıyor, kız ikindi vaktine kadar yatağı düzeltiyor, ibriğe su dolduruyor ve yapılacak ne varsa yapıyor. İkindiden sonra padişah geliyor, ondan önce kız çıkıyor. Yani aslında birbirlerini görmeleri imkansız, görmüyorlar da. Ama bir gün, Yavuz'un işlerini erken bitireceği tutmuş, kızın da gecikeceği... Karşılaşıyorlar. Sultan dışarıda  kız içeride. Padişaha bakmak yasak, ama bakıyor kız. Padişahın ayakucuna bakmaları serbest, ama gözlerinin içine bakıyor kız. O sırada Yavuz 41 yaşında, yakışıklı bir adam..."ıhı" diyor, çıkıveriyor kız.

Bu "ıhı" tepkisini İskender Pala gibi birinden, gayet samimi bir şekilde izleyince, ister istemez uzun uzun gülüyor insan. Aslında, "aşk" deyince, nasıl da çocuk herkes, nasıl da insan...

  • Ertesi gün, odadaki her şey bir başka geliyor kızcağıza. Oysaki hep değiştirdiği çarşaf, şu koyduğu irbik... Ama bu sefer farklı, aklında Yavuz... Bulduğu her şeyi kokluyor, eline alıp okşuyor. Eline küçük bir kağıt alıyor, bir de divit üçlü kalem, şiir de biliyor kız. Birkaç kelime karalıyor kağıda: "Derdi olan neylesin?"
  • Kağıdın arkasına yazar cevabını Yavuz. Ertesi gün kız nasıl uyumuş da o günü etmişse, heyecanla odaya giriyor. İlk nereye bakıyor dersiniz? E tabii ki de yastığın üzerindeki kağıda. Bakıyor, kendi cümlesi. "Kellem mi gitti, yoksa öldüm mu?" derken.. hayır, arkasını bir çeviriyor ki, beklediği cevap gelmiş: "Durmasın söylesin."

Konuşma,  neredeyse yarım dakika kadar, bakışmalar ve gülüşmelerle tekrar bölündü. Yazarımızsa bu cevabı tekrar tekrar bizlerle paylaşıp, bu ani unutulmaz yaptı bizim için, en azından benim için.

  • Hah diyor! Diyor da cevabı bu sefer şöyle oluyor: "Korkuyorsa neylesin?"
  • E padişahtan yine cevap gecikmiyor: "Hiç korkmasın söylesin!"
  • Tam konuşmaya gidecek, yine kapıda karşılaşıyorlar. Tek kelime çıkmıyor ağzından. ."ıhı" diyor, kalıveriyor kız. Ama yüreği dayanamıyor, düşüyor sevdiği Selim'in kollarına... Ve ruhunu Allah'a teslim ediyor. Hz. Peygamber (s.a.v) der ki "Birine aşık olup onu söylemeden ölen kimse şehittir."
  • Öyle alelade herkese dillendirenlerin değildir aşk.
  • Parmağı parmağına değmemektir aşk...
  • Aşk, sır demektir. Aşık, sır saklamayı bilmektir.

Mısır'a gittiklerinde çölde aslanlarla olan boğuşmalarından sonra, bir şiir yazmıştır Yavuz, aşka dair son noktayı böyle koydu İskender Pala:

Merdüm-i dîdeme bilmem ne füsûn etti 
Felek eşkimi kıldı füzûn giryemi hûn etti
Felek şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek

Diğer dizeleri bize açıklarken pek fazla jest ve mimik kullanmayan bu beyefendi, bu şiiri bize tefsir ederken özellikle kendisine bakmamazı rica etti. Bunu anlatmak zor, görmek gerekir. Arada söylediklerini, duygu patlaması yaşadığımdan ve içli içli gözyaşı döktüğümden pek yazamadım, bu konuda affınıza sığınıyorum.
Bölümle ilgili son notlarımda bunlar:

  • Bir taraftan aslan avlayan, ceylan gözlüye av olmuştur. Aslan ceylana av olmuştur. Bu aşktır.
  • İki dudağının arasındaki her söz, kader gibiydi.

Son olarak, tahminimce istek ve sorular üzerine, Kanuni Sultan Süleyman konusunda değindi biraz. Yapılan diziyle ilgili fikirlerini beyan etti. Bu sırada güncel olaylarla ilgili, anlayabilene çok güzel mesajlar verdi. Kanuni'nin çoğunlukla eskiden hastanelerde çok karşılaştığımız sözlerinden birinin de açıklamasını yaptı:

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi. 
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.

Sonra ne mi yaptı? Sempatikliğin, samimiyetin zirvesi... Barış Manço'nun bu dizeleri müzikle buluşturan parçasını bize dinletti. Kendisi de sessizce eşlik ederek, gözleri uzaklara dalarak...
Bunlarda, bu unutulmaz konferansa ait son notlarım:

  • Barış Manço ve onun gibileri sevmemizin nedeni, geçmişlerin ve kendilerinden kattıklarıdır. Sizde onlar gibi olmak için, böylesin sevilmek için bunu yapın. Kendinizden katın. Şiir yazarken de, bir müzik aletini çalarken de, ancak böyle başarılı olabilirsiniz.
  • Konuyu toplarken... Biliyorum, Yavuz Sultan Selim'in aşkından çok etkilendiniz. Size sormak istiyorum. Hiç karısına şiir yazanınız var mı? (Salonda ses yok) Peki aranızda "hanım senin yaptığın yemekler ne güzel kokuyor?" diyen var mı? (Ses yok) İşte hepimiz sultan muamelesi görmek istiyoruz, ama bunun için sevdiğimizi sultan etmeyi bilmiyoruz. Siz eşinize bir gün bunu söyleyin bakalım o size neler yapıyor. Aşk, böyledir. Eşler arasında olması gerekende budur fakat bilemiyoruz.
*
"Şiir, Sultanlar ve Aşk" böyleydi. Konferans sonu, benim bile özendiğim bir hediye verildi kendisine. 10 farklı dilde, hat yazısıyla yazılmış, İskender Pala kitaplarından bir bölümün tablosu, harikaydı.
İmza sırasında yaklaşık altıncı falandım galiba. Kalbim çok hızlı atıyordu her zamanki gibi, içimden ona teşekkürler ediyordum ve bunu dillendirmeliydim de. O benim Od'ümü ve Efsane'mi imzalarken, ben de ona şöyle dedim: "Hocam, Allah kalbinizin nurunu arttırsın."
Dikkatinizi çekmek istediğim yerse cevabı:
"Buna hepimizin ihtiyacı var, dua edelim."

İskender Pala okuyun, okutturun. Konferans, söyleşi, katılacağı programlar..ne varsa gidin. Biz dinledik, bu da benden size armağan olsun: Barış Manço- Olmaya Devlet Cihanda


Rahime Kasım - 14:30


1 Yorum - Yorumlar

Erdi Demir dedi ki...

İskender Pala, Divan şiirinin en büyük otoritesi konumunda. Yaptığı çalışmalar, çıkardığı -en kapsamlı- divan edebiyatı sözlüğü, bunun yanında edebi kişiliği, övülmeye değer. Şah-sultan ve Od'u okudum. Kalemi de birikimleri kadar güçlü. Güzel yazıydı Rahime, teşekkür ederiz.

Yorum Gönder

yorum yaparak içeriğe katkıda bulunabilirsiniz.

İskender Pala Konferansı: "Şiir, Sultanlar ve Aşk"