Ana Hatlarıyla: "Şeyh Galip" ve "Hüsn-ü Aşk"

Şeyh Galip’in yüzyılı 17. yüzyıldır. 17. yüzyıl Osmanlı’nın gerileme dönemine tekabül eder. Bu dönemde, Osmanlı devleti her birimiyle bir çöküş sürecinin içerisine girmiştir. Bu çöküşün bazı iktisadi-siyasi zararları olmuştur. Ancak bu çöküşün dönemin kültür-sanat hayatına aynı derecede zararları olmamıştır.

Gerileme dönemiyle birlikte, Osmanlı Devleti, modernleşme ihtiyacı duymaya başlamıştır. Dönem padişahlarından olan III. Selim de bu değişime ön-ayak olanlardandır. III. Selim’in bu modernist yönünün yanında iyi bir müzisyen olduğunu biliyoruz. “Suz-i Dilara” isminde ünlü bir müzik makamı da mevcut. Bunun yanında "İlhami" mahlasıyla şiirler de yazmaktaydı.

III Selim; sanatçı ruhlu bir devlet adamımızdı. Müziğe, şiire bu denli önem vermesi münasebetiyle, dönemin sanatçılarına da epey imkanlar tanımıştı. Şeyh Galip de bu şanslılar arasındaydı. Şeyh Galip’le, Selim’in aralarında bir dostluk ilişkisi vardı. Mesela Hüsn-ü Aşkı, 300 altına mısırda ciltlettirdiğini biliyoruz. Günümüzdeki en değerli nüshası konumundaki bu eser, İstanbul Üniversitesi Kütüphane'sinde mevcut.  Bu hizmetleri düşündüğümüzde, Şeyh Galip'in hareket alanı epey genişti yorumu yapabiliriz.

Şeyh Galip’in, şimdi müze olarak kullanılan Galata Mevlevihane’sinde, diğer bir adıyla Yeni Kapı Mevlevihanesinde postnişinlik yaptığını biliyoruz. (Yolu İstanbul’a düşenler için; Karaköy’den, İstiklal Caddesi'ne çıkan bir cadde var. Aynı zamanda Galata kulesine de giden bir cadde. Galipdede Caddesi. oradaki Şeyh Galip Müzesini gezebilirsiniz.) Galib Dede, Galata Mevlevihanesinde postnişinlik yaparken, bir yandan da şiirle uğraşıyordu. Hatta, şiirle uğraştığı söylemini somutlaştıracak çok bilindik bir eseri var. Hüsn-ü Aşk. 

Hüsn-ü Aşk

Hüsn-ü Aşk'ın çıkış noktasına gelince: Bir sohbet meclisinde, Nabi’nin meş’ur eseri, Hayrabat okumaları yapılıyor. Meclistekiler bu eseri pek bir övüyor, yere göğe sığdıramıyor. Şeyh Galib ise, kitabın Feridüddin Attar'dan esinlenilmiş, alıntılarla örülü bir eser olduğunu ortaya atıyor. Ayrıca Arapça-Farsça karışık bir üsluba sahip olduğunu iddia ediyor. Sohbet meclisindekiler de buna bozuluyor, Öyleyse daha iyisini yapması yönünde, Şeyh Galip'e tepkilerini gösteriyorlar. Şeyh Galip de kolları sıvıyor ve 24 yaşında Hüsn-ü Aşk’ı yazıyor. 

Hüsn-ü Aşk, lirik bir eserdir. Hüznü, aşkı ve hüsnü işler. "Hüsn" güzellik, görüntü demektir. Aşkın olduğu yerde hüzün, güzelliğin olduğu yerde aşkın olduğunu bizlere söyleyen Şeyh Galip, bu üç kavramı bir bağlamda ele alıyor. Şeyh Galip'in yer yer Mesnevi’den de faydalandığı görülür. Hatta şöyle bir açıklaması vardır: “Sırlarımı Mesneviden aldım, çaldım ama beylik malı çaldım” diyerek, Mesnevi’den ironik bir üslupla faydalandığını ortaya kayar.

Şeyh galipin Mevlevi olduğunu biliyoruz. Mevleviliğin çıkış noktası, Hz. Mevlana’nın mesnevi eseri ve öğretileridir. Bu sebeple Galip Dede’nin, Mesneviden faydalanmasını makul görebiliriz. Mesnevi'den faydalanması yönünde kanıt oluşturabilecek, benim de tararken fark ettiğim “Âh minel  ışkı ve hâlâtihi / ahraka kalbî  bi harârâtihi” beyti var. Direk mesneviden alınan bir beyit, modern tabirle bir epigraf olarak, Hüsn-ü Aşk'ın bazı kısımlarında sıkça tekrar ediyor. 

Şeyh Galip’i, Şeyh Galip, yapan klasik mazmunları reddetmesidir. O hiç kullanılmamış terkiplerin peşindedir. Modern tabirle; yepyeni metaforlar yaratmak amacındadır. Ki bir noktada başarılı da olduğunu söyleyebiliriz. "Ateşler denizi üzerinde, mumdan kayıklar" metaforu hala günümüz şairleri için eşsiz bir malzeme konumundadır.

Şeyh Galip, günümüzde dahi etkisi sürdüren bir kişiliktir. Galip'i en ana hatlarıyla, en daraltılmış şekliyle sizlere aktardık. Üzerine yazılmış kitaplar, makaleler mevcut. İlgi duyanlar için tavsiye edebileceğim iki kaynak kitap söyleyebilirim: Beşir Ayvazoğlu’nun "Kuğunun Son Şarkısı"nı ve kapı yayınları'ndan çıkma, minik bir cep basımı da olan Abdülbaki Gölpınarlı’nın "Şeyh Galip"ini edinebilirsiniz.



İki beyitini ve kısaca şerhlerini paylaşarak yazımı noktalamak istiyorum. 

hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen
merdüm-i dilde-i ekvân olan âdemsin sen

(kendine iyi bak, dikkat et. sen, âlemin hülâsasısın, varlıkların göz bebeği olan insansın)

bir şu’lesi var ki şimdi cânın
fanusuna sığmaz âsmânın

(şimdi canın öyle bir ışığı, öyle bir yalımı var ki gökyüzünün fanusuna bile sığmıyor)

hoşça bakın zatınıza!