Ev, Şehir, Memleket ve İnsan

Aslen İsveçli olan mimar Le Corbusier “ev bir makinadır” der.
               
İnsanın yapısı gereği, dışına alışabilmek için, içine alışkın olması gerekir. Burada insanın içine alışkın’ olmasından, bir nevi kendini bilmesi, kendine vakıf olabilmesi anlamları çıkarılabilir. ‘Dışına alışması’ sözünden ise yalnız bir ‘şey’i anlayamayız. İnsanın dışına ait olan her ne se, sade ve belirli bir kavram içine hapsedilemez o şey. Mesela bir insan veya bir hayvan, bir eşya, bir bitki, insanın dışı ile münasebette bulunduğu şeylerdendir. Ve insan dışında kaldığı herşeyden, içini tanıması ile, bir bağlantıya/ilişkiye katılır.

Şehirlerde tıpkı insanlar gibidir. İçleri ve dışları ile bir bütündür. Ayrılmaz olan bu et-kemik ilişkisine benzetebileceğimiz bütünsellik, şehirlerin dilini, lisanını, edebiyatını, iktisadını ilh. oluşturur. Lakin tıpkı insanda olduğu gibi, dışı anlamak için, ‘içi’ bir mevkiiye yerleştirmek ve ilk ilişkiyi onunla yapmak gerekir. Şehirlerin içini ‘ev’ler oluşturur.


Ev. Kelime/kavram itibari ile lügatlerdeki anlamına başvurmadan söylemek lazım gelirse, kısaca ‘hayat meyvasının çekirdeği’ diyebiliriz. Başta anne ve baba olmak üzere, ‘iki’ gibi görünen lakin aslî itibari ile yekvücut bu merkezin etrafında gelişen, diğer üyeleri ile, yeni hasatlar oluşturan bir çekirdek. Kırılganlık, sağlamlık, narinlik, zariflik gibi hem birbirleri ile iyi yönden münasebette olan, hem de birbirlerine zıtlık oluşturabilecek özelliklere sahip bir yapıdır ev. İnsanın kendisini toparladığı, kendisini yeniden yapılandırdığı, bir nevi bir yenilenme sürecini geçirdiği, bu yapı içerisindeki her kimse, aslında bir nevi cemiyetin minyatürüdür. Yani evlerde bir nevi, şehirlerin minyatürüdür. İç içe geçmiş, helezonal şekillerle, herşeyin devran halinde olduğu, âlem..

Yaradan c.c herşeyi bir düzen içerisine koymuştur şüphesiz. Lakin zaman çarkı döndükçe, sayılar hanesinde, sağa doğru kum akıp gittikçe, insan, bu düzeni koyulduğu yerden oynatma cesareti göstermiştir. Kimisi bunu bizzat elleriyle, kimisi bakmasiyle, kimisi sözleriyle, kimisi de bütüniyle  yapmıştır. Le Corbusier’ın yazının başında iktibas ettiğimiz sözüne dönersek, şunu söyleyebiliriz ki; Le Corbusier bu düzeni, sözleri, elleri ve bakmasiyle yani bütüniyle yapan nadir insanlardandır. Bir mimar olması hasebiyle, avamca ‘elinden geleni ardına koymamıştır.’

İlk olarak cemiyetin kibrit kutusu kadar evlere tıkatılması ve oradan idare edilebilmesi yolundaki fikirlerini, gerçekleştirdiği eserlere uygulamıştır. Daha sonra ise bunları sözleri ile, yazılı duruma da geçirmiş, mevzuumuz itibari ile ‘ev’ hakkında da ‘makina’ yorumunu ortaya atmıştır. Evin bir makine olarak tasvir edilmesi, yaygın dünya görüşlerinden biri olan ‘materyalizma’ ile kolayca ilişkilendirilebilir. Evin makine olması, bu fikri sade ev için değil, ev ile münasebette bulunan başta insan olmak üzere, varlığın bizatihi kendisiyle bağlantılı olduğunu gösterir.

İnsanın, minimalize edilmeden düşünüldüğünde, ilk evi ‘dünya’ olduğuna göre, Le Corbusier, dünyayı dahi makinadan ibaret görerek, bir irca mefkuresi ürettiğini söyleyebiliriz.

Garbın bu iki yüzlü lisanı ve eylemlerini bir tarafa bırakıp, Hakikat’in çemberi içerisine girip, gözlerimizin önünü fosfor ışıkları ile aydınlatırsak, aslında mevzuun merkezini daha ruhî bir temele oturtabiliriz. 

İnsan, ev, şehir, memleket dörtgeninin işlenmeye çalışıldığı bu yazıyı, Şems-i Tebrizi’ye ait Makalat adlı eserin içerisinde bir şairden alıntıladığı bir şiiri ve bu şiire mütakip yaptığı bir yorumu iktibas ederek bitirmek, daha uygun olur:

                “Şair:
                'Bizi şehrimizden kovarlarsa ne çıkar?
                Şehir dışındaki kırlar bizimdir,'
                demiştir.
                …

Bir İstanbullu, “Mekke bu âlemden, madde alemindendir; iman ise öteki âlemden yani mâna âlemindendir,” dese, burada Mekkeliye düşen vazife İstanbulluya uymaktır. “Vatan sevgisi imandandır,” hadisinde Hz. Muhammed’in (s.a.v) maksadı nasıl Mekke sevgisi olabilir ki, Mekke bu âlemdendir, imân ise bu âlemden değildir; öteki âlemdendir. Nasıl ki, “İslâm garip olarak başladı, garip olarak da geri dönecektir,” hadisinde de maksat aynıdır. Madem ki İslâm gariptir, o başka âlemden gelmiştir; nasıl Mekke’ye mahsus olabilir? Bunun sadece Mekke’ye ait olacağını söyleyenler sevginin ilk basamağında kalmış olanlardır.”*

-Mehmed Nuri Gençosman çeviri ile Ataç Yayınları’ndan çıkan Şems-i Tebrizi’ye ait Makalat adlı eserden yapılan alıntıdır.