Mağaradakiler Dergisi ve Estetiğin Ümidi Yazısı Üzerine

Yazının genel itibari ile Mağaradakiler dergisi hakkında olması, ayrıntı cümleler içermesi yerine, kısa ve erkenden yorulan cümleler kurarak, anlatmak istediklerimizin anlatılması için, kelimelerin daha sonraya da bırakılacak yanlarının olduğunu vurgulayan bir iskelette vücut bulmasını istiyorum.

Derginin ilk sayfa-da ki giriş yazısı hakkında düştüğüm şu not:

"Bir manifesto değil. Hallerinden, ahvallerinden bahsediyorlar, acaba hallerinin anlaşılmadığını mı söylemek istiyorlar? Kendilerini, karşılarında buldukları bir 'karşı' taraf var. Fakat bu karşılığı kendilerinin oluşturmadıklarını, bu karşılığa taraf itildiklerini söylüyorlar. Mağaradakiler. Tıpkı bir ruh gibi. Bedende ruh için bir mağaradır. Fakat unutmamak gerekir; ruh çok az bilinendir ve en çok bilinmesi icab edendir ayrıca."

Ve şiirler içerisinde (çeviriler dışında) bayanların yoğun ve mümbit duruşu. Tabii şiir ve kadın konusunda, yazdıktan ve bitirdikten sonra, yeniden yazmak istemiyorum, fakat yazdığım yere doğru (kitaba) bir bağlantı-da kurarsam bunun bir reklam olacağı düşüncesini taşıdığım için, kitabın (Bürde Ağrısı) içerisinde-ki bu konu ile ilgili bölümü, aynen buraya aktarıyorum. Zira, aktaracağım şeyler; şiirleri okuduğumda içimde oluşan yılankavi hislerin çok benzerleri.

Kadın Makamı – Poetika Sayfalarından

Boyun eğmek, aklı kalbe yaklaştırmak içindir, kalbi anlamak için değil.

Batı, içinde ve dışında her şeyi ile “Tanrı” dediğine bir uzaklaşma (ıraklaşma) halindedir. Çünkü Batı’nın tanrı açıklamaları lisan-ı insanidir. Ortaya atılan, gerektiğinde kullanılan, gerekmediğinde yıkılan bir inanç sistemine sahiptir Garp. Şark böyle değil.

Ortaçağ boyunca Batı, kadını yakmıştır. Batı, kadını zapt etmek istemiştir. Gözler önüne sürmüş, gözün (görüntünün) hakikatine vakıf olmadan düşünmüştür. İnançsız bir düşünüş..

Kadın, Batı için bir yanlış her haliyle. Ortaya bırakılmış bir ikincilik. Dini hikâyeler gibi ilahi diye gösterilen insan el yazmalarının arasına sıkıştırılmış suç ikonu, kadın tasviri bu ikonun rol aldığı şekilde yerleştirilmiş akıllara..

Batı, üzerine gelen İlahi ihtarlardan, kadını yok ederek uzaklaşabileceğini düşünüyor. Lakin vazgeçemez-de kadından.. Kullanımı kolaydır çünkü onun için. Yararlanmak. Aldatmak. “love” yeni bir biçimi öldürmek, kadın üzerinde.

Şark, kadını yücelterek, kadınla birlikte İlahi aşka ulaşmanın sureti..
Bir hülya. Bir çöl. Bir, edep abidesi..

Şiir-de kadın makamı.. Mevzuu kısa mütalaalarla bir ağacın en üst yaprağının, toprağın en alttaki köküne olan bağlılığını anlatmak kadar sırrî bir şekilde açıklanması zor lakin bir o kadar-da uzun uzun şerhlere ulaşılabilecek bir konum yer etmektedir edebiyatta. Biz makamın bulunduğu yere doğru yaptığımız seyrin notlarını sunacağız size. Başka kalplerdekilere benzerlik arz edebileceğini heyecanla hayal ettiğimiz bu notlar belki-de en yukarının en aşağısındaki ilk merdivenin ilk basamağı bile değil. Şiir için kadın ne demektir, şiir bunu en iyi açıklayandır muhakkak. Lakin Mecnun bir Leyla demelidir, Mecnun olabilsin diye..

Seyrin notları:

-Kadın şair olamaz. Şair erkektir. Kadın ise başlı başına şiir..
-Kadın kadar doğru-eğri, güzel-(     ), bütün-yarım, genç-yaşlı, siyah-beyaz ve sair tüm zıtlıkları ve tüm eşitlikleri yine bir kadın gibi kararsız-tutarlı harflerin dizilişine uygulamak, şiir..
-Eziyetin (bu bilmezlik ve daha ilerisinde bilmek istememektir) ve sevginin (bu bilmek istemek ve daha ilerisinde öğrenmektir) gölgesinde, tarih boyu izlene gelmiş ve neredeyse bir türlü dikiş tutturulamamış bir dersin adı, yani kadın, yani şiir..
-Kadın o kadar ince bir kördüğümdür ki, saçlarının ucundan üşümeye başlar o sıklıkta.. Saracak olan şairdir..
-Adaleti bir gümüş teraziye oturtarak kendi içerisinde kendini bir kadın edasıyla yargılıyormuş gibi meydan önüne çıkarmak, şiir..
-Kadının gölgesine bile basmama gayretini göstermek, şairlik..
-Kimya laboratuvarlarında üretilen ve günden güne çoğalan kokuların hiçbir zaman kadının parmak uçlarındaki koku kadar kalıcı olmayacağını bilmek ve kadını kendi has çizgileri (edep, edep, edep) ile ele alıp o çizgilerin dışı ile hiçbir münasebette bulunmadan, bulunulan her tacizi-de gümüş terazi notundaki gibi karşı karşıya getirmek, korumak, başta kendini sonra kadını, şairlik..

[Bürde Ağrısı kitabının önsöz ötesi yazısı]

Şimdi Gökalp Yavuz'un Estetiğin Ümidi yazısı hakkında-ki notlarımı aktarabilirim.

"Yazının bir açıklama, kısa bir giriş yapılmadan ani bir şekilde alıntı ile başlaması, yazının temelini sarsmış durumda. Zira metinlerin temeli, girişleridir. Bir çok metin elbet iktibaslarla başlayabiliyor. Fakat genellikle, yapılan iktibaslar, yazının genel tavrı açısından, bir söz veya birkaç mısra oluyor. Lâkin konunun/anlatılacak olanın merkezi, bir mukaddimeden evvel olmamalıdır.
İktibastan hemen sonra karşımıza çıkan paragrafın, ilk cümlesinde bulunan ‘telkin’ kelimesinin yanlış kullanıldığı kanısındayım. Zira bu bir nesirdir. [Zaten Mağaradakiler dergisininde değişik bir şekil olarak, sayfaların üst kısımlarında bu ayrımı yapmaları çok hoş bir anlam katmış durumda, içeriğe.] Nesirler tebliğ ederler. Şiir telkindir misal.

Üçüncü paragrafta, Yavuz “Batılıya göre Hıristiyanlığın, bize göre Kilise’nin antikite karşısında kazandığı büyük zaferin sarhoş bunalımı …” diye bir cümle kuruyor. Bu cümlenin-de bir bilgi eksikliği olduğu kanısındayım. Zira Garplıya göre antikite karşısında zafer kazanmış yani antikiteyi yenmiş hiçbir şey, Garplının elinde avucunda şu anda barınamaz. Oysa ki, hem Hıristiyanlık hem de Kilise, gayet rahat ve bir o kadar da bizzat Garplının elinde değilde, Garplıyı elinde tutar gibi görünmekte ve yaşamakta. Hem zaten, bize göre veya Garplıya göre bir ayrım yapmakta çok tehlikeli bir noktaya götürmektedir söylenmek isteneni. Çün Batı ne bizi biz olarak görmekte ne de biz Batıyı görmek istediğimiz gibi görmekteyiz. Yazının tüm alana bir ses dalgası gönderebilmesi ve her kulağa en azından aksettirebilmesi için taşıdığı kelimeleri, biz diyerek yaptığı ayrımı açıklamalıdır. Mesela, biz hâlâ, Homer hakkında tam olarak, kendi aramızda bir kesin fikre mutabık olamamışken, Garbın temelini atan bu adamın yazdıklarını okumamış ve doğru düzgün tahlil edememişken, Garp hakkında, ne Yunan ne Roma ne de Hıristiyanlığı açıklayabiliriz. Ve tabii Batılının kendisini nasıl açıkladığını anlayabiliriz. [Buraya not düşmek istediğim üç eser: Edgar Morin – Avrupayı Düşünmek / Rene Guenon – Doğu ve Batı / Aliya İzzetbegoviç – Doğu Batı Arasında İslam]

Özellikle Aliya’nın eseri, konununda başlığı olan ‘estetik’ hakkında çok önemli şeyler söylemektedir. Ve tabii Burke demeden bu konunun çözümlenmesi biraz zordur.
Burke bizde Ahmed Cevdet Paşa ile anılır. İkisininde Fransız İhtilali’nden sonra ortaya çıkan modernizm etkilerine karşı gelenekselciliği savunmaları söylenir. Yakın zamanda yayımlanan [Hikmet Kavşağında - Edmund Burke ile Ahmed Cevdet] kitabı bunu uzun uzadiye anlatır. Fakat bence bu Fransız İhtilali’nin zararlı etkilerinden bahsedenler-de Paul Hazard’ın – Batı Düşüncesindeki Büyük Değişme kitabını incelemeledirler. Böylece daha verimli bir muhabbet gerçekleştirmiş olabiliriz.
Yazı genellikle başka kitaplara değinmekle geçmekte fakat, konunun geniş bir alana yayılmış olması ve bütün eserleri iktibaslıyarak, belki işi karmaşıklaştırmaktan daha iyi durmaktadır şu anda bunlar.
Yazının birinci sayfası bitiyor ve diğer sayfaya geçiyoruz. Ve yazının anlattığı şeyin coğrafyası da bir anda değişmiş oluyor. Bunu, sayfa altlarında-ki kaynakçalardan da rahatlıkla anlayabiliriz.
İlk sayfa ne yazık ki eksik kalıyor. Mesela okuyucu ‘estetik’ kelimesi üzerinde hiç düşündürülmüyor. Oysa ki ümid edilen şeyin ta kendisinden bahsediyor yazı. Estetikten.
Bir de ‘estetik’ kelimesinin, açıklansa idi eğer tabii, dil karşılığı olarak bizde kullanılan kumaşına değinilmesi gerekirdi. Yani ‘bedii’ye.

Günümüzde lugâtler dahi büyük buhranlar ve karmaşıklıklar içerisinde bulunmakta. Açıp baktığımızda, bedii kelimesinin karşılığı olarak bir sözlük bize estetik sözcüğünü veriyorsa, o sözlük en az empati kelimesinin karşılığına hemhal olmayı koyan bir sözlük kadar bedbahtır.

Yazının sonlarına doğru rahmetli Cansever’den bir küçük düşünce buklesi koyuyor yazar. Batı ile Doğu’nun asla birleşmeyeceği tarzında bir anlamı olan cümleyi, Yavuz her ne kadar Cansever’in kitabından değil-de Cündioğlu’nun kitabından iktibas etse-de, şunu gözden asla kaçırmaması gerekiyor diye düşünüyorum; Fransız milleti ihtilalle birlikte Bossuet gibi görüp anlarken, bir anda Voltaire gibi idrak etmeye başladılar. Bu bir inkılâptı. Peki biz, Tanzimatla veya biraz daha musamaha göstererek söylersek, Cumhuriyetle birlikte kim gibi düşünmeye başladık, önceden kim gibi düşünüyorduk? Biz Yaradan’a gurbette miyiz? Veya gurbette olmamız bu dünyada olmamızdan mı kaynaklanıyor? O bize şah damarımızdan yakınken, biz O’na bu dünyadan ayrılmadan yaklaşamaz mıyız? Estetiğin (aslında ‘bedii’ olması lazım geliyor, yazıda geçtiği için kullanıyorum) ümidi bizim camiilerimiz mi, yoksa her birimizin içinde olan Kabe mi? Derler ki; namazın sonunda, bir tek imam kıbleye sırtını döner, çünki, arkasında bir, önünde birden fazla Kabe kaldığı için..

Ve selam..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

yorum yaparak içeriğe katkıda bulunabilirsiniz.