Yabancı - Albert Camus



Kitabın Adı: Yabancı  - L’Ètranger
Yazarı: Albert Camus
Yayınevi: Can Yayınları
Çevirmen: Semih Tiryakioğlu
Sayfa sayısı: 110
Tür: Roman

            1942 yılında L’Ètranger, Türkçe’ye çevrilmiş şekliyle “Yabancı” adlı eseriyle, edebiyat dünyasında ses getiren Albert Camus, Varoluşçu-Egzistansiyalist felsefenin de tanınmış savunucuları arasında yer alır. Ayrıca Camus, 1957’de Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülür. 1960 yılında bir trafik kazasında hayatını kaybeder.

Albert Camus’un Varoluşçu felsefeyle ilişkisinden söz ettik. Bu sebeple “Yabancı”yı tanımadan evvel ortaya konulduğu düzleme, temel mantığına, yani Varoluşçulu’ğa dair bir iki kelam etmek gerekir.

“Fransızca “var olmak, mevcut olmak” manasına gelen “exiester” kelimesinden gelen egzistansiyalizm, “varoluşçuluk” demektir.

            “Varoluşçuluk, öncelikle felsefi bir harekettir. Bu felsefenin başlangıcını veya temellerini, Blaise Pascal, Bergson hatta Sokrates’e kadar götürenler olmakla birlikte, egzistansiyalizm  asıl XIX. yüzyılın ortalarından sonra şekillenmiş, 1930’lu yıllardan sonra da yaygınlık kazanmıştır. Başlıca temsilcileri: Kierkegaard, Nietzche, Jaspers, Gabriel Marcel, Heidegger, Sartre, Beauvoir ve Merlau-Ponty gibi isimlerdir.” 1

Varoluşçuluk; “köklerinden kopmuş temelini yitirmiş, geçmişe, tarihe güvenini kaybetmiş, topluma yabancılaşmış, mutsuz, huzursuz insan varlığını dile getiren bir felsefedir. Bu felsefe daha çok, toplum içinde yaşayan bireyin tehdit altında olduğu, günümüzle gelenek arasındaki bağlantının koptuğu, insanın manasız bir varlık haline geldiği, kendi kendini yitirmek tehlikesinin baş gösterdiği yerde çıkar.2

Yabancı’nın başkahramanı, Mersault’un romandaki kimi yaklaşımlarından hareketle, “Tanrısız Varoluşçuluk” kavramına da bir göz atmak yerinde olacaktır.

3“Bunlara göre Allah’a inanmak, insan hürriyeti için tehlikelidir. Zira iman, bize sorumluluklarımızı unutturur ve bizi kaderciliğe sürükler. Böyle bir kadercilik, kâinatın ve insanın, Allah’ın iradesi sınırları içinde yaşaması demektir. Görülüyor ki, Tanrı tanımamak, insana ve insan hürriyetine verilen değerden kaynaklanmaktadır. Buna göre Tanrı’ya inanmadıkları gibi, tarihe, geçmişe ve geleceğe de inanmazlar; rejimlere, ahlâka, aşka ve bütün kurtuluş ümitlerine şüpheyle bakarlar. İnsanı bunalım ve bunaltı içinde görürler. Onlar için hayatın sonu hiçliğe açılır.”

Bu bilgiler ışığında Yabancı’yı, Bay Mersault’u değerlendirelim.  

Yaygın bir kabuldür ki, Yabancı, Varoluşçu perspektifin dâhilinde değerlendirildiğinde, akla daha makul gelen tespitler sunmuştur. Bu sebeple genel kabulün dışına çıkmada bu temelde Yabancı’yı değerlendireceğiz.

“Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum. Bakımevin’den bir telgraf aldım:
           
            Anneniz öldü. Cenazesi yarın kaldırılacak.
                                                                                                          Saygılar.” s.11

Kitabın ilk giriş cümleleri olan bu satırlardan, sert bir kayıtsızlık halini ilk bakışta sezebiliyoruz. Bu kayıtsızlık hali, kitabın tamamına sirayet etmiş bir şekilde yer yer insanı rahatsız edebilecek boyutlarda seyrediyor.

Onlar için hayatın sonu hiçliğe açılır.” Çetişli’nin tanımından hareketle Mersault’un annesinin ölümünü, hiçlik çerçevesinde değerlendirmesi mümkündür. Hiç olan bir durumun ise, kişi nezdinde bir etki uyandırmayacağı aşikârdır. Yazarımız sert bir şekilde, Yabancı’nın yolculuğuna dair ilk ipuçlarını bizlere sunuyor.

Kitabın ilk kısmı, Anne karakterinin ölüm haberi karşısında, Mersault’un tutumlarını  ve cenazenin defnedilişi sırasındaki bir takım tasvirleri içeriyor. Bu bölümü büyük bir ciddiyetle okumak gerekir ki kitabın seyrine en fazla müdahalede bulunması sebebiyle önemli detaylar yakalanabilir.

           “Biraz kekeleyerek ‘Tabutu kapadık, ama vidaları çıkarayım da annenizi görün,’ dedi. Tabuta yaklaşıyordu ki, onu durdurdum. ‘Görmek istemiyor musunuz?’ diye sordu. ‘Hayır’ dedim.” s.14
Hayır” kelimesinin, Bay Mesault için nelere mâl olacağına, kitabın sonunda şahit oluyoruz. Bu sebeple, hafızaya kazınması gereken bir diyalogdur.    

          “ ‘İsterseniz size bir fincan sütlü kahve getireyim,’ dedi. Sütlü kahveyi çok sevdiğim için kabul ettim, kapıcı da biraz sonra bir tepsiyle geri geldi. Kahveyi içtim. O zaman canım sigara içmek istedi ama çekindim, çünkü annemin başucunda böyle bir şey yapmak doğru olur mu, bilmiyordum. Sonra düşündüm. Hiçbir önemi yoktu bunun. Kapı görevlisine de bir sigara ikram ettim, beraberce içtik.

Güzel bir kahvaltının ardından ne güzel giderdi sütlü kahve... Hele ki bahar ayındaysanız, hele ki pencerenizden içeri muhteşem çiçek kokuları doluyorsa, hele ki kuşlar mavi gökyüzünü şenlendiriyorsa… Kahve içmek için güzel bir zaman dilimi olabilirdi ancak Bay Mersault, manevi açıdan bu havaya en uzak zaman diliminde bulunuyor ayrıca bu rahatlığı en az hak eden kişi konumunda. Buna rağmen bu keyfi yaşamaya kalkışıyor ve aklı, kendisine telkinlerde bulunsa da vicdanı üzerine bir de sigara yakacak kadar özgür bir anlayışı temsil ediyor. Şuan için böyle zor bir anda dahi Bay Mersault kahvesini yudumlayabiliyor, ancak bir bakmışsınız ki yudumladığı kahvenin, o sıcaklığın akıp gittiği yemek borusunu, bir hamlede ikiye bölebilecek bir giyotinin kurbanı da olabilir. O an için ne kadar akla uzak gelirse gelsin…
            
        Thomas Perez… Bayan Mersault’un hayat arkadaşı. Bay Mersault’un bıratığı boşluğu doldurabilen tek erkek.. Aynı şekilde cenaze töreninde samimi bir şekilde gözyaşı döken tek erkek. Ne hazindir ki Bayan Mersault’un oğlunun olduğu ortamda dahi mevcudiyetini koruyan bir durum… Cenazenin defni noktasında sığınma evinin müdürüyle birlikte organizasyonu sağlama adına yardımı dokunan ikinci kişi… Biri resmi, diğeri gönüllü iki kişi…. Mersault?

Defin sırasında Bay Mersault’un içinden şunlar geçer: “…ve benim, otobüsün Cezayir’in ışıkları içine girdiği, yatıp on iki saat uyuyacağımı düşündüğüm zaman duyduğum SEVİNÇ” s.23       
           
        Annesinin cenazesi henüz defnedilmemişken, böyle rutin bir halden dahi mutluluk duyabilecek kadar körelmiş bir vicdandan söz ediliyor… En acı gün. Annenin ölümü. Bir insan için bundan daha acı bir gün nasıl olabilir diye soruyor insan. Bu soruyu sorarken, Bay Mersault’un geliştirdiği insan dışı tepkiye de şaşırıyorsunuz. Bir kurgu olduğu,  gerçek hayatta böyle bir duruma rastlamanın güçlüğünden söz edilebilir. Makul da bir görüştür ancak böyle bir insan prototipinin var olma ihtimali dahi vicdanları incitmelidir. İhtimallerin dışında cüzzi bir sayıda olsa dahi var olma durumu da söz konusu olabilir. Sayıca az da olsa, ilerisi için daha şimdiden hazin bir tablo çiziyor. Azda olsa artma eğiliminin, ne denli zararlı bir dünya tasavvuru oluşturabileceğini de öngörmek gerekir.
            
          “Akşam sinemaya gelmek ister mi, diye sordum. Yine güldü. Fernandel’in bir filmini görmek istediğini söyledi. Giyindiğimizde, siyah kravat takmış olduğumu görünce pek şaştı, yas mı tutuyorsun, diye sordu. Ona annemin öldüğünü söyledim. Ne zaman öldüğünü sordu. ‘Dün’ diye cevap verdim. Hafifçe irkildi ama bir şey söylemedi.” s.25           

            Zaman dilimi ve seçilen film korkutucu. Annesinin  ölümünden hemen bir gün sonrası ve tercih bir komedi filmi. İzleyeceği kişi, daha yeni sevgili olduğu Marie Cardone… Hatta film sonrası, Mersault’un evine geçiliyor. O denli absürd bir durumu karşılıyor ki Marie bile bu durum karşısında irkiliyor. Ama bu acının muhatabı Bay Mersault sakinliğini koruyabiliyor.       

          Mersault’un hayatına yeni karakterler giriyor, bir kısmının tasviri yapılıyor. Bunlar Emmanuel, Salamano ve ihtiyar köpeği… Ve bir mekan olarak Cezayir….
            
          Kahramanımız, ambarcılıkla geçimini sağlayan ve başına epey iş açacağını öngörebildiğimiz bir karakterle tanışıyor. Adı Raymond Sintes. Mersault’un bu tanışmaya ayak dirememesi, ilerisi için sıkıntılı durumlar oluşturuyor. Bu tanışıklık, hikâyeye ciddi etki eden unsurlardan bir tanesi oluyor.  Arkadaşlığın oluşumuna dair şu satırları zikredebiliriz.

“…arkadaş olmak istediğini söyledi. Ben bir şey söylemedim. Arkadaşı olmak isteyip istemediğimi sordu yeniden. Benim için fark etmediğini söyledim. Cevabımdan memnun göründü.” s.32

Yine kayıtsız bir tavırla, olayların gidişatıyla ilgilenmeden teslim oluyor. Bu teslimiyet ilerisi için neler kaybettirecek, göreceğiz.

Mersault’un  Raymond’la bu süreçte epey bir paylaşımı oluyor. Bir dostluk ortamı oluşuyor, bunun akabinde de Raymond, arkadaşını Masson’un sahil kulübesinde ağırlamayı teklif ediyor. Cezayir yakınlarındaki bu sahil kasabasında tüm olayların fitili ateşleniyor. Raymond’un sıkıntı yaşadığı Cezayirli Araplar, Raymond’u takip etmeye başlıyor. İleriki kısımlarda yerini sıcak temasa bırakıyor ve sonucunda felaketler silsilesi… Evvela, bıçak çekiyorlar birbirlerine. Sonrasında biraz da Mersault’un ifade ettiği şekliyle – tesadüfi – olarak, silah çekme ve 5 el ateş etme durumu oluşuyor. Mersault’un bu noktadan sonra mahkeme ve hapishane süreci başlıyor.

Mersault’un Arap karakteri vurma biçimi de oldukça enteresandır. Gezintiye çıktığı sırada Raymond’un belalısı Arap karakterle karşılaşıyor. Birbirlerini uzaktan uzağa kesiyorlarken, Arap karakter bıçağını çıkarıyor ve bunun parıltısı Mersault’u tahrik ediyor.     -yahut tahrik ettiğine dair bir izlenime kapıldık diyelim- Mersault da o anın bunaltıcılığı ve yaşadığı kısa süreli bıkkınlık haliyle Arap karakteri 5 kere vuruyor. Sebebi tamamen psikolojik olsa da içerisinde rahatlık ve kararlılık da barındıran bir durum. Hakimin karşısına çıktığı anda başına bela olacak anlardan bir tanesi. Ayrıca öldürülen karakter ile Mersault arasında herhangi bir husumet yok. Konu kapanmış bitmiş. Sadece Raymond’u ilgilendiren bir mevzu olarak görünüyor. Buna rağmen Mersault, başına iş açmak için bu fırsattan geri durmuyor.
            
         Neticesinde de tutuklanıyor. Ancak bu bahse girmeden evvel, şu paraftan hareketle bir şeyler söylemek gerekir.

          “Akşam, Marie beni görmeye geldi, kendisiyle evlenmek isteyip istemediğimi sordu. Benim için fark etmediğini, eğer o istiyorsa evlenebileceğimizi söyledim.” s.43 Yine kayıtsızlık halini görebiliyoruz. Hayatta değer verdiği biri var –ise- en baş sıraya koyabileceğimiz karakter Marie’nin, bu teklifine dahi umursamaz bir tavırla yaklaşabilen bir karakter düşünün. İleriye dönük hiçbir planı ne zihninden geçiriyor, ne de roman boyunca ifade ediyor. Ana hapsolmuş bir karakterin yaşadığı buhranlardan bir tanesi de bu konudur. Ancak evlilik konusunda yaşadığı iç bunalımını, romanın sonuna doğru bir hayıflanma ifadesiyle ortaya koyuyor. Bu konuda o kadar da güçlü kalınamayacağının sinyallerini alabiliyoruz.
            
         Mersault’un tutuklandığından bahsetmiştik, yarım kalan bu bahsi kapatacak olursak; kendisi bir avukat dahi tutma ihtiyacı duymuyor. Sebebini şu şekilde açıklıyor: “…kendimi sorgulamak alışkanlığını biraz kaybetmiş olduğumu, onu aydınlatmanın benim için güç olacağını söyledim.” s.62 Mersault, devletin atadığı avukat ile bu davayı götürebileceğini düşünüyor  “Hiçbir zaman söyleyecek fazla sözüm yoktur, onun için susarım,” s.64 diyerek bu konudaki tüm inisiyatifi dava boyunca avukatına veriyor.
            
          Mersault’u anlamak için bize kılavuz olabilecek şu sözlere bakmak gerekir: “…fiziksel ihtiyaçlarımın çoğu zaman duygularımı etkilediğini anlattım.” Birincil ihtiyaçlarının bir tık ötesine çıkamayan bir karakterden söz ediyoruz. Cinsellik ve beslenme gibi iki temel ihtiyacın dışında hiçbir ahlaki, manevi değere bağlılık göstermediğini görüyoruz. Ne bir dost edinme, bir aidiyet arayışı, ne de hayatını paylaşacağı bir eş bulma arayışı içinde olmadığını görüyoruz. Bunun dışında Tanrı’ya inanmadığını görüyoruz. Son bölümde bu inançsızlığı, net bir biçimde ifade ettiğini de görebiliyoruz. Bu bölümünde papaz ile olan sohbeti, bu kanının şiddetini artıracak veriler sunuyor.
            
      Yargılama anı Mersault için pek yorucu geçiyor. En ufak detayların dahi mahkeme süresince ne kadar elzem bir noktayı karşılayabileceğini görüyoruz. Mesela Celeste’nin lokantasında, çok az bir süreliğine aynı ortamı paylaştığı, bu süre boyunca muhatap dahi olmadığı “otomat kılıklı” olarak tanımladığı bir bayanın dahi şahitliği söz konusu olabiliyor. Bunun dışında sütlü kahve ikram eden, son derece basit bir detay olarak karşıladığımız Morengo Bakımevi görevlisi dahi burada boy gösterebiliyor. Roman boyunca karşılaştığı, uzaktan yakından muhatap olduğu tüm karakterleri bu yargılama sürecinde görebiliyoruz. Hepsi bu davaya olumlu veya olumsuz, bir şekilde katkı sunuyor.
Yargılama, Mersault’un aleyhinde tamamlanıyor. İşlediği cezanın gerçekliği su götürmez bir gerçek olarak köşede duruyor. Ancak savcının maksadı bu cinayeti aydınlatmaktan öte Mersault’un iç yapısını aydınlatmak gibi görünüyor. Annesiyle olan iletişimini mahkeme boyunca gündeme getiriyor. Avukat da, Mersault da buna anlam veremiyor. Ancak tüm mahkeme salonu bu detayı fazlaca önemsiyor. Ve bu detay Mersault’a idam cezası olarak geri dönüyor. Buradaki akıl tutulmasını avukat şu sözlerle ifade ediyor.

“ ‘Efendim bilmek istediğim şu: Müvekkilim annesini gömdüğü için mi, yoksa bir adamı öldürdüğü için mi yargılanmaktadır?’ diye sordu. Dinleyiciler güldü.” s.88

Ve savcı şu ifadeleri kullanıyor.

‘Evet’ diye haykırdı, ‘bu adamı, bir anneyi bir cani, kalbiyle gömmüş olduğu için suçluyorum.’ ” s.88 

            Bu mahkemenin nesnel, somut bir yargılama yapmadığı gerçeği var. Savcının ifadelerinden de anlaşıldığı üzere bu kasıtlı bir şekilde yapılıyor. Mahkeme salonundaki toplumsal çeşitliliği de işin içine kattığımızda, adli bir yargılamadan çok “toplumsal normların”, birey üzerindeki etkisini ve bunun bireyde oluşturması gereken sorumlulukların boyutlarına dair bir takım analizler olduğu görülebilir.

            Ve son bölüm. İdam günü yaklaşır. Papazla olan mülakatlar başlar. Mersault, papazdan haz etmemektedir. Buna rağmen sürekli Mersault’la mülakatlara gelmektedir. Bu hapishanenin prosedürel bir uygulaması olarak görülüyor. Ancak Mersault tanrı inancı taşımadığı için,  Papazla olan mülakatlardan son derece sıkılır. Zaten giyotinle buluşacağı günler de sayılıdır. Zaman gitgide daralmaktadır. Papaz da onu değiştirilmeyeceğini anlayıp mülakatları sonlandırmıştır. Mülakatlar bittikten sonra bir detay dillendiriliyor. Bay Mersault: “…beni bir parça rahatsız eden şey, yirmi yıl daha yaşamak düşüncesinin içimde yarattığı o korkunç hamleydi.” s.103 Bu noktada bir sabitlik, bir kararlılık görünse de Bay Mersault’un kimi noktalarda, türüne mahsus kimi insani korkuları yaşamaktan da uzak olmadığını görebiliyoruz. Mesela kaçmaya dair kurguları, temyiz isteği. Tabi bunlar kaygı boyutundaki detaylar… Yabancı’nın asıl mizacından taviz verebilme ihtimali dahi kimi detayları atlamamayı gerektiriyor. Ama Yabancı ya! sarsılmak o kadar basit mi?  Önceden de haklıydım, şimdi de haklıydım.” s.108 diyerek tavizsiz bir kararlılığı tekrar ortaya koyuyor.     

Papaz’la, Mersault’un diyalogları bir süre sonra sonlanıyor.            
Papaz: “Sizin için dua edeceğim.”     
Mersault ise: “ona küfür ettim, dua filan etmemesini söyledim.” diyerek son tepkilerini veriyor. s.108

Artık sadece giyotin ve gerçeklikten götürülecek birkaç hissiyat... Annesine karşı duyduğu yakınlık hissi… Fazlasıyla umutsuzluk. Ve sıkı sıkıya sarıldığı inancı.

Ölüm haberiyle başlayan romanımız ölüm haberiyle bitiyor. 

Kaynakça:

1Çetişli, İsmail, Batı Edebiyatında Edebi Akımlar, Akçağ Yayınları, Ankara, 2010, s.143

2Jean-Paul Sartre, Varoluşçuluk, (Çev. A. Bezirci) Say Yay., İst., 1997, s.10.

3Çetişli, İsmail, Batı Edebiyatında Edebi Akımlar, Akçağ Yayınları, Ankara, 2010, s.147


erdi demir - 18:08


0 Yorum:

Yorum Gönder

yorum yaparak içeriğe katkıda bulunabilirsiniz.

Yabancı - Albert Camus