Ankara / Beypazarı Gezisi


Selamlar, selamlar.
Uzuun bir zaman sonra yine bir gezi yazısı, yine genellikle ayrıntılar ve tezgahlar, yine ben.
Bu sefer Beypazarı'ndaydım.
(Tamam, Ankara'da doğup büyüyen birinin buraya ilk defa gitmesi berbat bir şey, kabul!)

Evvela fotoğraftaki artist için (kendisi kardeşim olur) hepinizden özür diliyorum çünkü çarşının girişinde biraz (!) etkilendiğimden ötürü sizin için çekim yapmayı unutmuşum. Çarşı içini en iyi görebileceğimiz fotoğraf buydu, ben de bunu kondurdum. 
Gördüğünüz üzere Safranbolu evlerine gayet benzeyen yapıdaki evler ve dükkanlarla dolu bir yer burası. 


Otoparktan çarşıya doğru yürürken dev maden suyu şişesi ve daha az dev havuç meydanlarından geçmiş bulunduk. Maden suyu hepimizin malumuydu fakat havucu anlamak için çarşıda adım başı bizi selamlayan havuç ve karadut suyu (ayrı mı yazılıyordu yoksa, TDK?) satıcılarını görmemiz gerekiyormuş. Gördük, içtik, bayıldık. Havucu taze, esansı yüksek. Zaten biliyoruz ve seviyoruz, tamam. Ama arkadaş o karadut suyu ne güzel bir şeydir. Yaban mersini ve böğürtlene benzer jelibonumsu kokusuna anında tav olursunuz söyleyeyim.


Mis gibi kokular geldi, geldi, geldi. Biz daha kafamızı bu fırına uzatmadan içerden abinin biri avuçladığı Beypazarı kurusuyla bize "hoşgeldiniz" dedi. Bu çarşıya aç gelir, tok çıkarsınız hanımlar beyler. O kadar misafirperver, gönülleri ve sofraları açık, sıcak insanlar ki; sizi kendi dükkanlarında hiçbir karşılık beklemeden saatlerce misafir etmek için yarışıyorlar. Kitapların "hayırda yarış" diye bahsettiğini burda canlı örnek olarak görebilirsiniz, garanti ediyorum. Bu arada abinin ikram ettiği kuruyu bendeniz çok sevdim efendim. Taptaze, kıtır kıtır ve yanında her şeyle yenilebilecek bir şey çünkü. Marketlerde, AVM'lerde aldığımız o takunya tabanı kıvamındakı krokanlardan bahsetmiyorum bakın. Peynirle ye: kahvaltı. Çikolata, reçel, fındık ezmesi gibi şeylerle ye: tatlı. Sade ye: çerez, abur cubur. Bu sözler de fırının karşısındaki esnaf abinin. Herkes müptelası, çok aşığı var bu meretin. Yanınızdan geçenlerin elinde, yeleğinin cebinde gördüğünüzde şaşırmayın diye söylüyorum. Baklavası da ünlüymüş, denedim, beğenmedim. Kocaman dilimlerden kocaman yürekleri ablalar ikram edince kıramadım ama zaten normalde de öyle kolay kolay baklava yiyen bir insan değilim. Siz deneyin, seveni çok onun da. 


 İnsanların samimiyeti ve sıcaklığı dükkanlarına itinayla yansıtılmış. Her telden, rengarenk, kimi özenle kimi gelişigüzel tezgahlardan bize bakan oyuncaklar, takılar, magnetler, eşyalar, kalemler, ayraçlar, cezveler, süs eşyaları... Asma çiçekler, kafesler, gramafonlar, dükkan önü iskemlelerinde oturan kasketli abiler... Kendilerine özgü ağızlarıyla olabildiğince kibar buyur etmeler... Sizi yadırgamayan tam tersi sımsıcak saran "gel karşılıklı çay içek"li bakışlar... İtiraf ediyorum. Burası artık Ankara'da en sevdiğim yer.


Gittiğim her yerde olduğu gibi dikkatimi çeken şeylerin başında babamın abidik gubidik diye tanımladığı değişik, otantik takılar vardı. Fotoğrafta gördüğünüz kolye şalları hayatımda ilk defa gördüm. İçeri paldır küldür dalıp abiye bunların özelliğini sordum. Kendi tasarımıymış, Türkiye'de bir ilk diyor. Ben inandım, onun yalancısıyım. Yazmaların oyalarına, boncuklarına uygun renklerde el yapımı ve her birinin bir hikayesi olduğunu söylediği büyük, yuvarlak kolye uçları seçilmiş. Devamında farklı bir bağlama şekliyle ortaya böyle güzel şeyler çıkarmış. Emeğe, hem de böyle emeğe saygı! Ben de durur muyum? Hemen biri hediye diğeri kendime olmak üzere iki tane aldım. Bakın bu kendime aldığım. 


Maşallah deyiniz, en kısa zamanda gidip kendiniz de birer tane edininiz. Bu arada rengi turuncu-pembe karışımı bir şey. Fotoğrafta kırmızı gibi göründüğüne bakmayın zira kırmızıyı sevmem :)


Konsept lokantalar, ağaç gövdesinden olay yaratan cafeler ve çiçekten görünmeyen mini büfelerin arasında ben burayı çok sevdim. Girişinde ortalama bir el yazısıyla "anne limonatası bulunur" yazan bu yere gitmenizi özellikle tavsiye ederim. Büyüklü küçüklü yoğurt ve boya kaplarına, gelişigüzel boyanmış saksılara dikilmiş çiçekler var bahçesinde. Hesap istediğinizde "Ne yediniz abi?" diye sorup cevabınıza göre hesabı kafa hesabıyla yapan garsonları da var. Mavi bir duvar var. Mavi olan kötü olur mu hiç?


İnternetten baktığımda burası hakkında en merak ettiğim şey olan Yaşayan Müze'ye giderken karşılaştım bununla da. Taşsız iki tur oynadım. Biz tebeşirle kendimiz çizerdik, bunlar boyayla yapılmıştı. Turistik bir yer olduğu için birileri tarafından mı yapıldı yoksa çocuklar uğraşmasın zaten sürekli yağmur yağıyor diye bir büyükleri mi yaptı bilmiyorum. Güzeldi ama keşke tebeşirle çizilmiş olsaydı...


Buraya gelip böyle kareler almayanı dövüyorlarmış. Ben de adeti bozmayayı dedim :) Yürüdük, yürüdük.


Girişler öğrenciye 5, başkasına 6 lira. Bu merdivenlerin bitiminde de bizi bilet satan ablanın ufak tezgahı karşıladı. Kalktı tanıtıma başladı sonra. Zaten evin mutfağının önünde duruyormuşuz. Mutfağın önünde dönen yemek dolabının işlevini anlattı, soruları cevapladı. "Dolap döndürme" deyiminin kaynağını bir aşk hikayesiyle haremlik selamlık üslubuyla anlattı. Görevlilerin hepsi çiçekli şalvar-fistan giyimliydi ve yazmaları benim hayatta öyle bağlamayacağım bir şekilde yöresel tınıların taşıyıcısı olarak bize sergilediler. Evin en sevdiğim yerlerinden biri, yeniden düzenlenmiş ve genelde kitap okunup çay içilen avluydu.


Yaşayan Müze olmuş bu konağın asıl sahiplerinin fotoğrafları asılıydı girişte. Bölgenin ilk hanım muallimlerinden Fatma Hanım ve tüccar eşine aitmiş. Kırmızıdan ve ihtişamdan görünmeyen yeni gelin odası, yeni geline kıdem belirtirmiş gibi dizayn edilen ortanca gelin odası, hepsini çatlatan büyük gelin odasını inceledik. Görevli hanımla birlikte ziyaretçi hanımlar olarak kıkırdamalar, iç çekmeler...


Evde bazı şeylere hiç dokunulmamış, bazılarına da az çok müdahale olduğu belli. Ama gerçekçiliğinden bir şey kaybetmemiş. Her an evin hanımı gelip bize şerbet ikram edecek diye bekledim desem yeridir. Dolaplarda onlardan kalma danteller, kıyafetler bile vardı. Bir an ciddi ciddi elin hanımının dolabını karıştırıyormuşum gibi hissettim. Gerçi böyle hissetmem normal, çünkü öyle yaptım.


Çatı katındaki dikiş-nakış köşeleri, çeyizlikler ve bu güzel şeyleri görünce cidden yaşadığım döneme ait olmadığımı bir kez daha doğruladım. Renkler, desenler, yaşanmışlıklar, o eski ayna... 
Kendimi gördüm.

* * *

Evin yine daha çok hanımlarının kullandığı odada kurşun dökmede usta olduğunu söyledikleri bir hanım abla, o çirkin sesler çıkaran malzemeleriyle birlikte bizi bekliyordu. Ücretini, tanıtımını bize anlatırken gözlerini camdan ayırmaması dikkatimi çekmedi değil. Meğerse yeşile bakarmış yapmadan evvel. 
Beraberimizde meraklı bir abla "ben yaptıracağım!" deyince meraklısına gün doğdu. 
Rehber kız "Dinimizde yeri yok ama" diye örf adet açıklamasına girince ben kendimi ıhlamur baskı odasına attım. Burda da ıhlamur ağacından elde edilen tahtalara çeşitli şekiller verildiğini ve boyalarla baskı yapıldığını dinledim, gördüm. Bütün modellerin resmi renkli, ufak dolaplara yapıştırılmış ve içinde de örneklerini barındırıyordu. O kadar ilgimi çekmeyince kendimi ebru odasına sakladım. Etkinlik hakkımı böylece bunlarla kullandım. Bakınız bunlar da binlerce el değmiş yorgun boya şişeleri.


Her şeyin ötesinde benim aklım bir şeyde kaldı. Evin merkezine, baş köşesine kondurulduğu gözler önüne serilen ve onun için özel bir yer dahi yapılan, salondaki bir köşede. Bakın... Bakın ve anlayın. "Siz hiç akletmez misiniz?"


Hayatının tam ortasında olduğunu evinde böylesine açıkça gösteren ev sahiplerinin şahsiyetlerine saygım daha da arttı. Bu eve 100-200 yıllık demek artık caiz değil, tabi bana göre. Bakın. Bir de bizim merkezlerimize, odak noktalarımıza bakın. Bugün ölsek üçüncü günü görmez. Geçelim... (Aslında geçmeyelim)

* * *

Burdan çıkınca bir de Hamam Müzesi'ne gidelim dedik. Bilet için görevliye yaklaştığımızda Yaşayan Müze biletlerimizle burayı da gönlümüzce gezebileceğimizi öğrendik. Osmanlı mimarisinin alışılagelmiş hamamlarından biri. Merdivenlerden inince misafirleri karşılayan bir havuz, solunda hamam sahibi hanım ağa resmi ve onun adını hatırlatamadığım aşırı topuklu takunyaları vardı. Sağında hediyelik eşyalar raflardaydı. Hanım ağanın kirli sular değmesin diye giydiği 25-30 cmlik (belki de daha fazla!) terlikleri rehber hanımla günümüzün topuklularıyla karşılaştırdık. Gülüşmeler, kıkırdamalar...

Üst katında hamam görevlilerin kıyafetleri mankenlerin omzundan selamladılar bizi. Hamamın çeşmeleri, havluları, tasları her an bıcı bıcıya hazırdı. Hediyelik eşyalar da tahmin edebileceğiniz gibi topuk taşı, keseler, duş kokuları, sabunlar falandı. Sabunlar mı dedim? Harika kokularından ötürü hamam mis kokuyordu. Hediyeliklerden değişikliğin dibine vuracağım ufak paketler aldım. Birisi burda, buyrunuz. Ballı sütlü sabun, topuk taşı ve eski beslenme çantası bezlerine çok benzettiğim kesesi.


Efendim ünlü tepeye çıkamadık, çalışmalar varmış. Gayet üzüldük. Onun yerine tepeye yakın bir balık lokantası sahibi abinin davetiyle alabalık ve ilk defa geldiğimizi duyması hasebiyle üstüne Beypazarı güveci yedik. Canınız çekti, biliyorum. Daha fazla çekmesin diye fotoğraf koymuyorum.

* * *


Hatırladıkça simler dökerek gülümseyeceğim bir anım da oldu biliyor musunuz orda? Hemen anlatayım:

Efendim namaz vakti gelip çatınca camiye girelim dedik. Çıkışta baktık dört tane ultra tombiş boy teyze oturmuş başımdaki çiçekten tacın çiçeğinin dedikodusunu yapıyorlar. Efendim meğerse bu teyzelerin ikisi cami görevlisi diğer ikisi de onların ekürisiymiş. El ettiler, gittim yanlarına. Diyalog:

- Kızım kafandakinden bizim gençlee bile takıvemiyo sen nerden bulun onu?

- Şurda Hint kınası tezgahı olan kıvırcık saçlı abladan aldım teyzem.

- Bu çiçeğe altıngız çiçeğe derle bildin mi? Çok zo bulunu bunlar göze göze gokar da çıkmaz başından. 

Altınkız çiçeğinin hikayesini de dinledim, iltifat bile kopardım sağ olsunlar. Konuşması da bir Ege oluyor bir bozkır. Kafam bir milyon oldu. Tam dedim ne hoşlar ne tatlılar, niyeti bozdular arkadaşlar. Fotoğrafta soldan ikinci teyzenin marangoz oğluna beni annemden istediler. Bu konu hakkında daha fazla şey yapmak istemiyorum. Yaşandı bitti saygısızca.


Şakası bir yana sadece gülüşünü beğendiği bir kızı beş dakikada oğluna isteyebilecek derecede temiz ve güzel bir insan tanıdım ben. Ne mutlu. Burdan Rabia teyze ve kankilerine kucak dolusu sevgiler. 

Bitirirken...
Gezi yazılarımda geleneğim olduğu üzere tavsiyeler, öneriler sıralamayacağım. Sadece diyorum ki Ankara'daysanız ne zaman şehirden, insanlardan sıkıldınız; oraya gidin. Ne zaman haftasonu kaçamağı istediniz; oraya gidin. 
Ankara'da değilseniz, bu şehre gelip kendimizi dinleyeceğimiz güzel bir şey yok, grimemurşehrisıkıcıboğucu safsatalarını bir kenara bırakın: Beypazarı'nın yolunu tutun. Hem İstanbul'dan geliyorsanız Sakarya'ya iki adım yer, hemen geçip gidersiniz. Olmaz mı? Çok güzel olur. Bizden söylemesi.

Bütün sızlanmalarıma rağmen, canımın en kırgın olduğu zamanlarda burayı görmemi söyleyen, orda içime ferahlık verecek bir güzellik olduğunu bana anlatan Beypazarlı değerli arkadaşım Serhat'a teşekkürlerimle: Haklıymışsın kardeşim.