"Cins - Popüler Kültür Dergisi" Üzerine


Yazımıza başlarken, bu metnin maksadına dair bir iki kelam etmek isteriz. Öncelikle bu yazının maksadı, büyük bir iddiayla yayın hayatına başlayan, çokça renkli ismin de yer aldığı Cins dergisini okurlara tanıtmak ve ilk heyecanlarını yaşayan tüm mecralara olduğu gibi Cins'in de çeşitli yönlerini irdeleyip bir hayırlı olsun demektir. 

Yayın hayatına iddialı bir sloganla: (Evladım onlar put!) ile bismillah diyen, Cins Popüler Kültür dergisine dair konuşacağız. Ama öncelikle derginin künye bilgilerine bir göz gezdirelim.

İmtiyaz Sahibi: Diyalog Dergi Yayıncılığı A.Ş. Adına Mustafa Albayrak 
Genel Yayın Yönetmeni: İsmail Kılıçarslan 
Yayın Koordinatörü: Furkan Çalışkan 
Editör: Yusuf Genç 
Yazı İşleri Müdürü: Burhan İstenci

Editöryal kadroya dair ilk etapta şunlar söylenebilir. Alanında tecrübe sahibi, az-çok belli bir kültürel birikime ulaşmış; kültür camiasını tanıyan, dergicilik konusunda belli bir geçmişi olan, bilinen, tanınan, sağ cenahtan bir editöryal kadroyla yayın hayatına girdiklerini görüyoruz. Yine aynı isimlere İtibar Dergi'sinden ve Yeni Şafak gazetesinden de aşinayız. İcraacıların göz önünde olmaları hasebiyle; ekibin şahsi, edebi noktalarına temas etmemiz aktüealiteden öteye geçmeyecektir. O yüzden dergiye odaklanmakta fayda görüyoruz.

Derginin formuyla başlayalım. Klasik gazete sayfalarından alışık olduğumuz bir kağıt malzemesi kullanılmış.. Kapağından sayfalarına kadar aynı kalitede kağıtların kullanıldığını görüyoruz. Ve yine kapağa dair tüm sayfalar mat baskıyla basılmış. Bu haliyle estetik açıdan vasat bir noktada olduğunu söyleyebiliriz. Yine kağıt sayfalarının ucuzluğu, -evet evet ucuzluğu diyelim açık açık- dergiyi rahatlıkla tahrip edilebilecek bir vaziyete sokuyor. En azından kapak sayfasını, kalın ve daha alımlı bir tasarımla görmek isterdik. Kapak için pek de geri durulacak bir fikir olmadığını düşünüyoruz. Bu yönüyle eleştirsek de muadillerinin aynı formla iyi bir okuma oranına ulaştığını görebiliyoruz. Ot.. Kafa Dergisi.. İzdiham.. Kısmen de olsa Dergah Dergisi... Tabi bir tercihtir, her pencereye sığdırılabilir bir yönü vardır. Şahsi anlamda İtibar Dergisi'nin, Varlık Dergisi'nin formunu daha çok beğendiğimi söyleyebilirim. İnsan, para veriyorsa ele gelir bir şey almak ister. Biçimce günlük gazetelerin verdiği aylık kitap ekleri gibi olacaksa, "o parayı vermeye ne gerek?" diye sormadan edemez insan. 

Yine biçimine baktığımızda, görsellerin metne uygunluğu kimi noktalarda tartışılabilir. Uygunluğun dışında görsellerin kaliteleri, vasatın üzerinde olmasıyla eleştiri oklarımızdan bu seferlik kurtuluyor. Mizanpajına dair ise şunlar söylenebilir:  Yazı fontlarının arka planla uyumlu olmadığı yerler mevcut. Göz yorucu ve okuyuşu yavaşlatıcı bir tarafı da var bu işin. Onun için en büyük biçim düsturu olan "şekil-zemin" ilişkisi gözden kaçırılmamalı. Yazılar ve görseller her daim zeminle zıt renkte olmalıdır. Bunun aksi olduğu takdirde okuma keyfini yok eder.

Cins'in önsözüne dair bir iki kelam edeceğiz. İlk sayılar önemlidir. İlk sayılar çıkılacak yolculuğun mahiyetine dair detayların verildiği, en büyük başvuru kaynağıdır. Bu sebeple bir ilk sayı dibacesi, sloganlardan öte soğuk kanlı ve ayağı sağlam basan fikirlerle örülmelidir. Edebiyat ve fikir tarihimiz, "alışkanlıkları yok etmeye ", "edebiyatın ne olduğunu öğretmeye", "insanları doğru yola sevk etmeye" yeminli, büyük iddialarla yola çıkmış, yüzlerce hevesli dergiyi, yolculuklarının daha henüz başındayken edebiyat mezarlığına gömmüştür. 

İddialı ve heyecanlı birçok slogan, manifesto işiten 100 yıllık edebiyat birikimimizin kulakları; çığlık, haykırış olduğunu iddia ettikleri fısıltılarla sağır edilmiş durumda. Bu sebeple ciddiye alınacak noktalar; afili sözlerden öte, ortaya konulan edebi gelenek ve temayüllerdir. Varlık'ın iddiası boyunu aşmamıştır, yahut Dergah'ın.. Büyük Doğu'nun... Hece'nin... Kimi dergiler arkasında bıraktığı geleneklerle hatırlanmışlardır. Bu hatırlatmayı yaparken, Cins'e de pay biçelim. Aynısı onlar için de geçerlidir. Ama önsöz yazma kültürüne dair fikirlerimi, suçlayıcı bir biçimde Cins'e maletmiyorum. Hatta kullanılan şu ibarelerin, Cins'in talip olduğu noktayı göstermesi bakımından makul ve tutarlı bir tarafı vardır: 

"Kültürü, sanatı, edebiyatı, sokağı, sosyolojiyi biz biliriz’ tafralarınızın yaldızlarını dökmeye geldik."

"Topluma sıradan bir algı ile ortalama bir kültürel vasat dayattığınızı ifşa etmekten büyük bir memnuniyet duyacağımızı bilmenizi isteriz."

"...bu derginin ana eylem alanı birilerinin bu memlekette özenle yaratmaya çalıştığı çakma kültürel iktidarla mücadele olacaktır. "

"Bizse tam da şimdi size, tam da anladığınız dilden ‘artık yeter’ demeye geldik"

"Birazdan sayfalarını karıştırdığınızda göreceksiniz ki bu dergi, birinci sınıf bir kültürün, birinci sınıf bir düşüncenin, birinci sınıf bir duyarlılığın dergisi olmak için yayında."

Buraya kadar kullanılan ibarelerin iddiası makul ve ayarındadır. Ama şu kısım, kulakta uğultulu bir ses de bırakmıyor değil "Huzurunuzu kaçırmaya, yere batası kafa konforunuzu bozmaya geldik.

Kaç sayıda bu işlemi gerçekleştireceksiniz? İki sayı okuyup bırakanlar olacaktır. Yahut ilk sayıya bir göz gezdirip ümidini kesecekler olacaktır... Yalnızca tanıdığı bir iki isim için alanlar olacaktır. vs. vs. farklı örnekler... Herkesin odasına bu kadar rahat girebilecek misiniz?

Cins'in ilk sayısının ön sözünü şuradan okuyabilirsiniz: 

Buraya kadar söylediklerim, maksadın karşı taraftan nasıl anlaşılabileceğine, anlatmak için nasıl bir yol izlemek gerektiğine dair fikirler içeriyordu. Bundan sonrası edebi görüşümle bağdaşmayan kimi noktaların tenkidi olacaktır. 

İlk takıldığım nokta, ön sözdeki hoyratça yazılmış şu cümledir. "Ve sevgili okur, sen. Senin için çıktı bu dergi. Bizimkiler böyle şeyler yapamıyor yaaa diye mızmızlanmaman için çıktı." Üzerine düşünülmeden oracığa bırakılan bir cümle olduğunu düşünüyorum. Derginin havasından anlaşıldığı kadarıyla, zaten "böyle şeyler" dediklerine karşı eleştirel bir tutum içerisindeler. Hatta edebi kadrodaki kimi isimlere sorsak, "böyle şeyler" yapanlarla aynı yolun yolcusu olmadıklarını ifade edeceklerdir. E o zaman neden aynı şeyi yapmayı bir gurur vesilesi sayıyorsunuz? Onların kültürel iktidarı kazanma araçları çok mu yerli ve düsturlu? Hayır değil. O zaman paradoksunuz şuna çıkıyor. "Popülizmse, biz daha popülistiz." diyorsunuz.. "Yani yol nereye giderse gardaş..." fikrinin daha yumuşatılmış halini benimsiyorsunuz.

İkinci konu; bir kültürel iktidar olduğunu ve vasatlarını halka dayattıklarını düşünüyorsunuz. Biraz da temkinli olmak gerektiğine inanarak; umuyorum ki bunun arkasında, "Kendi vasatlarımızı dayatmaya geliyoruz. Bizim vasatlarımız daha sağcı." düşüncesi yoktur. Bu düşünceyi taşımasalar da şahsi kanaatım, Cins'cilerin topyekün kültürel iktidara sahip olmasalar da, sağ kulvarda hatırları sayılır bir hakimiyetleri var. İşte bu büyük resimde küçük bir noktayı karşılayan hakimiyetlerinin kulvarlarında çokça vasat, iyi ambalajlanmamış islamcı abiler mevcut. Bu vasat abilerin kariyer adımlarını ikişer, üçer zorlanmadan çıkabildiklerine şahit olduğumuz için korkmakta bizler de haklıyız. Çünkü kodları az-çok belli, yerleşmiş bir kültürel iktidar var.. Ama oluşacak yeni kültürel iktidarın kodları; ağabeylikten, dernekçilikten, belediyecilikten ve kahveden arkadaşız düşüncesinden geliyorsa, biz bunu mikroskopla dahi çözemeyiz. Ve ilk vuracağı kişiler kültürel iktidarlarına müdahale eden aynı kumaştan insanlar olacaktır.

Diğer bir konu, son dönemin kızgınlıklarına da kulak vererek: Ön sözü yazan abilerimiz düşmanlarını tanımlarken, aslında başka bir pencereden de kendi tanımlarını yaptıklarından haberdar olsun. Celal Fedai'nin ve bir kısım şairin de seslendirdiği bir konu olan, "kadrolaşma" noktasında, sicillerini şüpheye düşürecek kimi hareketler seziliyor. Cins'in yazar kadrosunu baştan sona gözden geçirdiğimizde, bu korkuya mahal verecek bir çok ismin olduğunu da görebiliyoruz. Bu açıdan Cins kadrolarının, var olan kültürel iktidarla mücadele ederlerken kendilerinin de aynı şekilde hegomanikleşmemeleri için her daim zihinlerini dinç tutmaya dikkat etmeleri gerekir. Aksi takdirde savaştıkları noktaya kendileri gelecektir ve emin olun başka rahatsız kitleler için de çekilmez bir hal alacaktır. Umarız ki edebi camianın inananları birbirlerini kucaklar ve aşırılığın her türlüsünden uzak dururlar.

Cins'i baştan sona, not ala ala okudum. Yazılara dair kimi fikirlerimi paylaşacağım. 

Cins'in ilk sayısı, anlaşılan kültürel yahut popüler hegemonyasından rahatsızlık duydukları her isme, her mecraya laf çarpmakla harcanmış. Bu sayıda kültürel iktidar ortaklarına 40 adet mermi atılıyor. Ama sanıyorum ki şimdiye kadar popolarını koltuklarına mıhla çakan bu abilerin 40 farklı muhtelif yerini sıyırıp geçiyordur. Onun için beyhude bir çaba olarak görüyorum.. Bu söylemlerle herhangi bir putu yıkamazlar, anca değere bindirirler. Çünkü kızaracak yüzleri olmayan bu insanların pek eleştiri okuyacak, dinleyecek bir tavır içerisinde olduklarını sanmıyorum. Ayrıca söylemlerin bir süre sonra vızıltıya dönüşme tehlikesi de oluşacaktır. Ve sesler gitgide daha bayat duyulmaya başlanacaktır.

Hoşuma giden kimi yazıları da belirtmek isterim. Haşmet Babaoğlu üstad'ın yazılarından müthiş lezzet aldığımı söyleyebilirim. "İki Simone" yazısı da çok dolu bir yazı olmuş. Bana çok şey kattı. Kılıçarslan'ın berbat şiirlerinden öte nesrini beğenirim. "Avrupa Birliği Destekli Şair" yazısı, Yeni Şafak'taki yazıları kadar tatlı ve hoş bir etki bıraktı. Daha teferruatlı bir metin okumak isterdik açıkçası. 

Süleyman Seyfi Öğün röportajı da oldukça doyurucu ve güzeldi. Beğendim. İbrahim Tenekeci'nin "Dağın Kalbine Yolculuk" yazısı muhteşemdi. Ömrünün 4 senesini Sakarya'ya vermiş biri olarak, o coğrafyanın ne kadar güzel, ne kadar keşfedilesi bir yer olduğunu iyi bilirim. 

Yusuf Armağan'ın "Yine bi gün Nepal'deyiz..." yazısı fevkalade... Okurken büyük bir zevk aldık. Melih Tuğtağ'ın metnini başarılı buldum. Kendisinin şiirlerini gördüğümde genellikle bir çıldırma hissi kaplar vücudumu. Onun için son derece ön-yargılı bir biçimde okudum, ama tespitleri beni sakince teslim aldı... Bir de bir eleştiri yapayım. Saydığı tiyatrocuları, üçüncü sınıf oyuncu kategorisinde olmasa da ikinci sınıf oyuncu kategorisinde değerlendirebiliriz. Linç etmenin de bir düsturu var değil mi?

 Mavi Leğen? 'in "Çevreci Ol ki Genç Kalasın" yazısını beğendim.. Tarık Tufan'ın yeni romanından bir kısım paylaşılmış, okumadım. Albüm demosu gibi sunulmasından rahatsızlık duydum. Mustafa Akar'ın yazısı fevkaladeydi. İki kere okudum. 

En çok faydalandığım kısım da "Hatırlamaktan Yapılmış Şarkılar" kısmı. Tek tek dinlemek içi not aldım. "Hece" hakkındaki yazıdan faydalanılacak noktalar yakaladım. Başarılı, kaynak bir metin olmuş. Bekir Develi'nin yazısı vasat... Okumaya katlanamadım.. Son olarak "Metastaz Öyküleri"ni beğendim. Ama kısa olması hasebiyle, tam doyuma ulaşmadan sonuna ulaştım. Dergideki diğer bir kısım okuyamadığım metinler de sonraya kaldı artık. 

Oldukça hacimli ve dolu dolu bir sayı olmuş. Hayırlı olmasını diliyor. Mevcud kültürel iktidarla mücadeleleri noktasında başarılar diliyorum...


1 Yorum:

  1. "Farklı olmak için sıradanlaşmak" diye buna diyorlar sanırım. Çok yönlü ve ziyadesiyle dolu-dikenvari bir yazı olmuş. En kısa zamanda Cins'le karşılaşmak ümidiyle.

    YanıtlaSil

yorum yaparak içeriğe katkıda bulunabilirsiniz.