Kültür Sanat Platformu - Kültürelf

 

2

Samiha Ayverdi’yi Okumak

Samiha Ayverdi hanımefendiyi, evvela edebiyat çalışma kitaplarında tanıdım. Bu çalışma kitapları, Ayverdi’yi açıklarken, yazarımızı tanıyanların ortaya koyduğu yüksek bilgi birikimden faydalanmıyor. “Şunu yapmış, bunu yapmış, eserleri de şunlardır.” deyip, bir sonraki yazarın tanıtımına geçiliyor. O sebeple edebiyat kitaplarına bakarak, Ayverdi’yi anlamak mümkün değil. Kendisini, yazmış bulunduğu eserlerden tanımak en doğru yöntem.. Çünkü yapıtlar, birincil ağız ve birincil niyetler içermesi bakımından, yazarları tanıyabilmek adına biyografilerinden de öte, daha işgörür bir noktadadır.

Ben, kendisini gerçek anlamda “Yusufcuk” adlı kitabıyla tanıdım. Bir okuma listesinde rastlamıştım Yusufcuk’a. Bu kitaptan hasıl olan merakla birlikte, yazarın dünyasına girebilmem hızlı bir biçimde gerçekleşti. Sonrasında ise bir kaç farklı kitabıyla birlikte  “Mektuplardan Gelen Ses“i okumak nasip oldu.

Bu yazımızda, Samiha Ayverdi’yi, iki kitabı ve bende derin bir etki bırakan “üslub”u ile anacağım. İyi okumalar.


Yusufçuk

Yusufcuk kitabı, 1946 yyusufcuk-samiha-ayverdiılında yazılmış, Ayverdi’nin hakiki aşka dair fikirlerini içeren, nazımane üslupla yazılmış bir nesir kitabıdır. 43 kitaplık külliyatının, 9. sırasında yer alan bir eserdir. Bir aşk kitabı. Daha doğrusu, hakiki aşk öğretilerinin bulunduğu bir şah-eserdir.

Yusufçuk’un hülasası mahiyetindeki şu satırlara kulak verelim:

“Devletlim! evvelâ karşıma şu kâinat kitabını açtın ve:

— Oku! dedin.

Ben, acemi fakat çalışkan bir talebe gibi, onu kelime kelime hecelemeğe başladım. Dostlarım buna şahiddir. Bir kır çiçeğinde, bir çiğ tanesinde, bir incecik su şırıltısında, zevkte, tebessümde hep senin parmak izlerini görerek hızlı hızlı okuyor ve yanındakilere söylüyordum.

Fakat bunlara, bu güzelliklere doymadan sahifeler karşımda dönüyor, bütün telâşıma rağmen, zahmette, meşakkatte, gözyaşında iztırabda gene senin dehâna ve hünerine şahid oluyordum. İşte böylece de gece demiyor, gündüz demiyor, önüme ne gelirse okuyor, okuyordum.

Nihayet yorgunluğuma acımış miydin, neydi? karşıma gelip bana dedin ki:

— Kâinat kitabını okumak uzun sürer; kendi kitabım oku!.”

Yusufcuk, kısa nesirlerden oluşan, aynı zamanda bütüncül bir muhteviyat barındıran düz yazı kitabıdır. Her bir kısım, üzerine düşünülmesi gereken fikirler barındırıyor. Hem müstakil haliyle oluşturduğu güçlülük, hem de kitabın bütünüyle kurduğu ilintiyi düşündüğümüzde usta bir kalemin zihin haritalarını parça parça anlayabilme imkanı veriyor.

Aşkı, tasavvufla süslemek maharet ister. Herkes beşeri aşkı tasvirleyebilir. Süslü sözcüklerle insanlara anlatabilir. Ayverdi farklı bir şeye talip. Hakikatin ağırlını göğüsleyerek, ilahi aşkı anlatmaya çalışıyor. Bunu yaparken de kimi noktada acziyetini, kimi noktada bilmişliğini gösteriyor.

Çalışmada bizim Tecahül Arif diye adlandırdığımız, -Bilip de bilmemezlikten gelme- sanatının ağırlığını hissedebiliyorsunuz. Sonuçta beşeri bir ilimle donanmış şahsiyetininin, Rabb’in huzurunda -biliyor- ukalalığında bulunabilmesi, evvela Ayverdi’nin fikri zerafetine ters düşer.

O hakikat ile kurduğu diyalogların tamamında imalarda bulunur. Cevaplarından emin olamadığı soruları iletir ve bunu çaresiz bir şekilde, dönüt alabilme ümidiyle yapar. Ancak siz bu suallerdeki hikmeti okurken, Samiha Ayverdi’den belki de daha cüretkar bir tavırla cevaplayabilme imkanını bulacaksınız. Çünkü yazarımız hakikatle çekinik bir iletişim tarzı benimsiyor. Üçüncü bir okur bu mahrem fikirlerin duygusallığını idrak edebilmede Ayverdi kadar kaim olamayabilir. Onun için soruların cevaplarını realist bir biçimde kolaylıkla zihninde hazırlayabilir.

O denli sorular vardır ki, sizin bile diliniz cevaplarken sürçer. Çünkü bir beşer olarak, hakikate sorabileceğiniz soruların, cevaplarının da kendinizde bulunabilmesi  gerekir. Çünkü bu cüret edebilme meselesidir. Aksi takdirde, inancınızı pekiştiremez, zihinsel buhranlara sürüklenebilirsiniz.

Ayverdi şu sözüyle, bu işe nedenli hazır bulunduğunu ifade ediyor “Kâinat kitabını okumak uzun sürer; kendi kitabını oku!.

Sizin kendi kitabınızda bunlar yazıyor mu, sayın okuyucu?

“Ben çoban olamam; çünkü sıcak yaz günleri, koyunları kan tutup hastalandıkları zaman, bıçağımla kulaklarını ikiye bölüp hacamat edemem.” sf.61

“Ben arabacı olamam; çünkü atım inat edip yürümeyince karnına tekme vurup, kamçımla da derisini ateş gibi yakamam.” sf.61

“Ben şu eliyle leblebisini havaya atıp ağzı ile yakalayan mahalle çocuğu bile olamam; çünkü behresizliğim, en basit hünerlerde bile yüzümü ağartacak müsâadeyi esirgemiştir.” sf.61

Sadık Yalsızuçanlar’ın “Samiha Ayverdi’nin Yusufçuk’u Üzerine” adlı yazısı “Yusufcuk”u anlatan kapsamlı bir yazı. Okuyabilirsiniz.


Mektuplardan Gelen Ses

mektuplardan-gelen-sesSamiha Ayverdi külliyahtının, 26. eseridir. 1960-70’li yıllar arası, çoğunlukla torunları olmakla birlikte çeşitli tanıdıklarına yazmış olduğu mektupları ele alır.

Samiha Ayverdi; Sinan Uluant  ve Gülşah Akçal nezdinde tüm gençliğe sesleniyor bu yapıtta. “Bu küçük risalede karşıma aldığım şahıslar, görünüşte iki torunum ise de, gayem onların penceresinden bütün gençliğe seslenmektir.” sf.8

Bazı lafları söyleyebilmek için, insanın bir mecra edinmesi ve ele gelir bir çalışma ortaya koyabilmesi gerekir. Ancak bazı cümleler bu kadar uzun yolculuklara çıkmayabilir. Çoğunlukla bir dostunuza, bir akrabanıza bir çırpıda söylemek istediğiniz cümlelerdir bunlar. İşte, bu yapıt Ayverdi için böyle bir imkan üretiyor. Zihninin en ışıltılı yerlerinde beklemeye durmuş kimi fikirleri, doğrudan torunlarına aktarabilmiş. Sarf edebileceği tek bir cümleyi, bir çalışmaya meze etmeye çabalamadan, birincil ağızla gençliğe iletebilmiş. O yüzden hatıratları, mektupları önemserim. Çünkü yazarın entellektüel yönünün dışında, kişisel yaşantılarından da izler getirir. Bu izler ise, yazarı ve davasını anlamlandırabilme açısından önemlidir.

Ayverdi’nin milli ve manevi değerlere gösterdiği ciddiyet malumdur. Biz bu ciddiyetleri kimi zaman kürsülerden, kimi zaman eserlerinden işittik. Ancak bu ciddiyeti aile yaşamına yansıtıp-yansıtamadığını bilebilmemiz, vitrinlik çalışmalarla değil, yazarın iç dünyasından, yakınlarıyla olan iletişiminden mümkündür. İşte “Mektuplardan Gelen Ses” adlı yapıt, Samiha Hanım’ın en yakınındaki kişilere bulunduğu milli, manevi telkinleri gözlerimizin önüne seriyor. Hem samimi, hep düz-niyet içermesi bakımından yazarı daha iyi kavramaya yardımcı olacaktır.

Sadece Ayverdi’nin bireysel yaşantısı değil, Türkiye’nin o dönemki sosyolojik serancamını el alması açısından da önemlidir. 60-70 ve 80’li devirlerden izler barındırır bu kitap. Hatta Garp aleminden de fikirler edindirir.

Dipnot: O dönemin genci, bugünün büyüğü Sinan Uluant’ı merak ediyorsanız, buraya bakabilirsiniz.

Samiha Ayverdi denince iki noktada duruyorum.
1- Tasavvufi Birikimi
2- Dili Kullanımı

Tasavvufi birikimini anlatmaya kuvvetimiz yetmez, ortaya koyduğu külliyaht en azından bir nebze fikir edindirebilir. Birikimini bir yazıya sığdırabilme cüretinde de bulunmayacağım. Ancak üslubuna dair şahsi fikirlerimi de beyan etmek isterim.


Yazarın üslubu

Samiha Ayverdi, ince kelamlar bilen, zarif sözcükler kullanma yeteneği olan bir yazarımız. Söylediklerinin derinliğini kaldırabilecek sözcükleri seçmede hünerli. Bunun yanında özgün bir ses.

Konu dili kullanma olduğunda, dil işçiliği olduğunda, bayan yazarları ayrı bir noktada tutarım. Sebebi de Rabbimin bahşettiği, sözcükleri seçebilmelerine ve onları zarifçe tertip edebilmelerine yarayan yeteneklerdir. Samiha Ayverdi de, tıpkı Didem Madak gibi, Tıpkı Nazan Bekiroğlu gibi incelikli ve estetikli bir üslubun sahibidir. 10 yazar arasından Ayverdi’nin özgünlüğü anlayabiliyorsunuz. Bu kadar tatlı bir lisanı ve bunu çerçeveleyen derin fikriyatı, koca bir ömre sığdırılmış ilim aşkıyla özetleyebiliriz.

Bir sonraki okumam, “İbrahim Efendi Konağı”  olacak. Tekrar görüşmek üzere.

MektuplarMektuplardan Gelen SesNesirSamiha AyverdiÜslupYusufcuk

Erdi Demir • 28 Eylül 2016


Previous Post

Next Post

Comments

  1. Yavuz 6 Aralık 2016 - 00:21 Reply

    Zeravet, dönüt ve çekinik kelimelerini ilk defa burda duydum. Zeravet dediğiniz zerafet olmasın. Dönütten de geri dönüşü murat ettiniz galiba. Çekinikle de çekingeni kast ettiniz sanırım.

    • Erdi Demir 6 Aralık 2016 - 10:07 Reply

      Yavuz Bey,

      Öncelikle hoş geldiniz.

      “Zeravet” yazmışız. Kusura bakmayın.. Burada bilinç-dışı olsa da bir yazım hatası var. Düzeltme yaptık.

      Ancak diğer sözcükler son derece kullanılabilir sözcüklerdir. Hele ki “dönüt” sözcüğü akademik camiada epey bilinir, kullanılır. Tdk açıklaması için: http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_gts&arama=gts&guid=TDK.GTS.584662ad4060b0.27352339

      İkincisi, çekiniklik, çekingenlik.. Türkçe’de fiilleri maksadınıza göre çekimleyebiliyorsunuz. Bunun bir kısıtlaması olamaz. “Çekingen” sözcüğü yaygındır, doğrudur. Ancak benim düşüncemi tam ifade edemediği için başvurmadım…

      İyi günler.

Bir Cevap Yazın

Your email address will not be published / Required fields are marked *